KAYSERİ İL MÜFTÜLÜĞÜ
 > Ana Sayfa
 > Müftülük Haberler
 > Duyurular
 > Etkinlikler
 > Hac ve Umre Hizmetleri
 > Kur'an Kursları
 > Kayseri İl Müftümüz
 > Hutbeler
 > Vaaz ve İrşat
 > Ziyaretçi Defteri
 > Fotoğraf Galerisi
 > Aile İrşat ve Rehberlik
 > İlimiz Hakkında
 > Basında Müftülüğümüz
 > Hizmet Standartları
 > Hizmet Envanteri
 > İletişim ve Ulaşım Bilgileri










NEVZAT TARHAN KONFERANSI

PROF. DR. SAYIN NEVZAT TARHAN'IN

AİLE İÇİ İLETİŞİM KONFERANSI

 

İl Müftülüğümüz Aile ve İrşat Bürosu tarafından 13–27 Ekim Aile Haftası münasebetiyle gerçekleştirilmesi planlanan ve Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın konuşmacı olarak katılacağı konferans, bu yıl belirtilen tarihler Camiler ve Din Görevlileri Haftası etkinliklerine denk gelmesi sebebiyle, 29 Kasım 2008 tarihinde gerçekleştirildi. İl Özel İdaresi Konferans Salonu'nda gerçekleştirilen konferansa yoğun bir katılım oldu. Salonun dar gelmesi sebebiyle katılımcıların bir kısmının yandaki boş koridorda kurulan dev ekrandan izledikleri konferans saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başladı. Camii Kebir İmam- Hatibi Ahmet Çinkılıç'ın okuduğu Kur’ân-ı Kerim'in ardından, Emekli Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Necmettin Nursaçan İl Müftülüğü adına bir açılış konuşması yaptı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın kısa bir özgeçmişinin sunulmasının ardından gerçekleşen “Aile İçi İletişim” konulu konferansın geniş özeti aşağıdadır.

 

“Aile içi iletişim oldukça geniş bir konu.  Meselenin iki ayağı var. Birincisi bilinçli eş olmak, ikincisi bilinçli ebeveyn olmak. Bunların her ikisi de kendiliğinden öğrenilmiyor. Bizim klasik kültürümüzde bunlar babadan oğla geçebilecek şeyler olarak düşünülür.

 

Okullarımızda tarih öğretilir, coğrafya öğretilir ama anne olmanın pratiği nasıldır, baba olmanın pratiği nasıldır, eş olma pratiği nasıldır? Bunlar öğretilmez. Bunlar yaşayarak, deneme yanılma yolu ile öğreniliyor ve tabi birçok iletişim kazaları ortaya çıkıyor. Yaşanan tecrübelerin, bizim kültürümüzün verileriyle sentez edilerek çözümler üretilmesi gerekiyor. Çükü; İnsanı birebir ilgilendiren bir konu… İnsanlar televizyonda bir dizi seyrediyor, bir anlık rahatlıyor, her şeyle ilgileniyor ama evinde yangın var haberi yok. Çocuk bilgisayarın başından başını kaldıramıyor. Beş sene, on sene sonra bu çocuğun ne olacağı belli değil, zaman ayırmıyor, bunun öneminin farkında değil.

 

Ama son yıllarda konu ile ilgili yaşanan örnekler, her ailenin bu konuya ilgi ve ihtiyacını daha çok artırıyor. Hız çağında yaşıyoruz. Bilgisi tecrübesi olanlar birbirleriyle yardımlaşmaya çalışıyorlar. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Aile İrşat ve Rehberlik Bürolarının kurulması isabetli bir çalışma. Bu sadece psikoloji profesörlerinin eline bırakılacak bir husus değil. Herkesin işin bir ucundan tutması gerekiyor. Çünkü gelecek kuşaklar burada oluşan bilgilerle yetişiyor. 

 

Özellikle günümüzde gençler kültürel propaganda altındalar. Kendi çocuğumuzun olmasını ve kendi değerlerimize sahip olmasını istiyorsak onlara bunu aktarmamız gerekiyor. Kendiliğinden öğrenilmiyor. Özellikle 90lardan sonra doğan gençler ciddi risk altındalar. Çünkü ciddi şekilde bilgisayar ve internetle karşı karşıyalar ve bunun sonucunun ne olacağını bilim adamları bile tam tespit edemiyor. Ergenlik çocuklarda 1–2 yaş erken olmaya başladı. Birçok problemli çocuk, bu konuya ruhen hazır olmadıkları halde yanlışlarla, olumsuz şeylerle daha çok karşılaşmaya başladı.  Gençler bedel ödemeye başladı. Bu nedenle konu problem çıkmadan önlem alınması gereken bir konu…  Akıllı kaptan, fırtınaya yakalanmayan kaptandır.  Yakalandıktan sonra gemiyi kurtarmakta bir maharet sayılabilir ama önemli olan fırtınaya yakalanmamaktır. Asıl anne baba da problem olmadan tespit edebilen anne babadır. Bu nedenle bu konuya ilgi duymanız çok güzel. Bu konuda böyle bir talebin olması çok güzel bir şey... Bilinçli ebeveyn olmak, bilinçli eş olmak derken burada bazı prensipler var. Ben size kitabi bilgiler aktarmaktan çok hayatın içinden örnekler ve olaylardan hareketle daha pratik bilgiler vermek istiyorum.

 

Bilinçli ebeveyn olmanın şartları neler?

 

Bilinçli ebeveyn olmanın birçok şartları var ama bunlardan birincisi çocukla birlikte zaman geçirmek. Bir Amerikan üniversitesinde mutlu aileler üzerinde yapılan araştırmada bu ailelerde üç ortak özellik belirleniyor. Birincisi bu aileler çocuklarıyla birlikte zaman geçiriyorlar. Tatillerde, hafta sonlarında çocuklarıyla birlikte zaman geçiriyorlar. İkinci özellik takdir, övgü ve onay sözcüklerini çok fazla kullanıyorlar. Üçüncü özellik ise bu aileler çocuklarıyla birlikte kiliseye gidiyorlar.  Bu üçü de koruyucu ruh sağlığı açısından çok önemli. Bir insan iyi bir çocuk yetiştirmek istiyorsa ona iyi bir maddi miras bırakması mı yoksa iyi bir karakter eğitimi vermesi mi daha önemli?  İyi bir çocuk yetiştirmek ona iyi bir maddi miras bırakmamıdır,  yoksa ona iyi bir karakter eğitimi vermek midir? Çocuğa iyi bir karakter eğitimi vermediyseniz ona yüklü bir miras bırakmanız bir önem arz etmeyecektir. Çocuk bunun kıymetini bilmeyecektir.

 

İyi bir çocuk yetiştirmek mi,  iyi bir fabrika kurmak mı? Hangisi daha önemlidir?  İyi bir işadamıdır,  fabrikaları vardır,  sosyal statüsü vardır, fakat iş adamı rolüyle evdeki rolünü karıştırmıştır. İyi bir baba olamamıştır, iyi bir eş olamamıştır ve çocuklarıyla iyi bir iletişim kuramamıştır. 

 

Modernizm bize batının bazı kazanımları yanında,  bazı hastalıklar da getirdi. Bunlardan bir tanesi de evliliğe zarar vermesi. Evliliğe zarar veren, “ben, bencillik, ben merkezlik” ile bireyselliği karıştıran bir yaklaşım var.  Bunun,  evlilikte bir hastalık derecesinde hem anne baba,  hem de eş olma pratiğine zararlar verdiğini görüyoruz. Hatta bununla ilgili bir Kaliforniya sendromundan söz ediliyor.

 

Biliyorsunuz Kaliforniya Amerika'nın batısında oldukça varlıklı bir yer. Hollywood orada.   Kaliforniya sendromunun 4 özelliği var.

 

Birincisi hedonizm yani zevkçilik… Zevki yaşam amacı olarak görmek, onu kutsallaştırma derecesinde, “eğlenirsem mutluyum, eğlenmezsem mutsuzum” tarzında bir yaklaşım.

 

Kaliforniya sendromunun ikinci belirtisi,  benmerkezcilik. Kişinin bireyselleşme ve özgürleşme adı altında bencilleşmesi. Egoistlik o derece ki;  belediyeden “anneniz veya babanız öldü, cenazeyi kim kaldıracak” diye soruyorlar. “Siz kaldırın” diyor. Bu ikisi bir üçüncü neticeyi doğuruyor.

 

Üçüncüsü yalnızlık. Zevk peşinde koşan,  bencil insanlar,  bencilleşince şahıslara zaman ayırmıyor. Çocuğuna zaman ayırması lazım, oysa kendi isteklerinin peşinde koşuyor. Sonunda yalnızlık ortaya çıkıyor. Bakıyorsunuz koca evlerde tek başına yaşayan insanlar. 

 

Dördüncü olarak mutsuzluk ortaya çıkıyor. Kaliforniya sendromu bu kadar yaygınlaştı,  acaba bu neden kaynaklanıyor, acaba bir virüs mü var bunu yapıyor?  Aslında bu, tamamen kültürel bir virüs.. Bunların aile içerisinde yaşanması sonucunda boşanmalar artıyor. Çocuklar 15 yaşına geldiği zaman ortada kalıyor.

 

Ortalama bir Amerikalı 15 yaşına gelen bir çocukla ilgilenmez artık. Hatta orda yaşayan psikologlardan birisi anlattı: “ Bir Amerikalı bayan bana geldi ve kızım 15 yaşında,  istediği kişiyle cinselliği yaşamak istiyor. Bende ona “kızım vücut senin istediğini yap” dedim” iyi etmiş miyim”?   Ben de ona “ iyi etmemişsin. Çünkü o kızının sadece o anki zevki. Beş sene sonra ne olacak, on sene sonra ne olacak”? Çocuklarımıza zevkleri eğitmeyi öğretmemiz gerekiyor.

 

Bunun üzerine modern yaşam bir şeyi keşfetti. Bilinçli eş olma hususunda duygular ve duyguların iffeti. Sosyal duyguların varlığı konusunda,  1995te bir kitap yazıldı.   “Dekart’ın Yanılgısı” diye. Dekart’ı biliyorsunuz, aklı kutsallaştıran, her şey akıldan ibarettir, “Düşünüyorum, o halde varım” diyen bir kişi. Aklı var, duyguları yok sayan bir akım, pozitivist akım. Bunun yanılgısını yazdı, çünkü duygulardan sorumlu beyin alanları var. Sosyal beyin, duygusal beyin var. Bunlarında aynen matematiksel beyin gibi, mantıksal beyin gibi eğitilmesi gerekiyormuş. Bunu ihmal etmişiz şeklinde bir yaklaşım var.

 

Hatta buradan hareketle siyaset bilimciler ve ekonomistlerde bunları ele aldılar. İnsanlığın 3 sermayesi var diyor. Birincisi parasal ekonomik sermeye, bu bizde var diyor batı,  ama ikincisi sosyal sermaye ve psikolojik sermeye bu da doğuda var diyor. Sosyal sermaye yardımlaşma, paylaşma burada infak olarak bizim inançlarımızda yer alan, sadece parasal anlamda değil, iyilik yapma, komşu hakkı gibi, bütün infak manasındaki değerleri sosyal duygular olarak ele alıyorlar.

 

Bu konularda da zenginleşmemiz gerekiyor, bu konudaki yoksullaşmanın bedelini ödüyoruz. Sosyal duyguları ihmal etmişiz insanlar yalnız yaşıyorlar. Mesela sosyal duygulardan bir tanesi empatidir.

 

Empati; başkalarının duygularını anlayabilmek, başkaları hakkında kaygı çekebilmek…  Bu empati eksikliğinin de bir sosyal problem olarak öğretilmesi gerekiyor. Yahut suç işleyenler var, suç arttı, cinayetler arttı, aile içi şiddetler arttı. Güya geçen haftaların birinde aile içi şiddet günü ilan edildi.

 

Amerika’da şu anda acil servislere başvuran hastaların %17 si aile içi şiddet kurbanı. Aile içi şiddet, kadına karşı şiddet,  çocuğa karşı şiddet, bu şiddetin sonucunda acil servise gidecek derecede bir yaralanma oluşuyor. Toplumsal olarak bu çok ciddi bir kötüye gidiş işaretidir. Bu nedenle gelecek nesiller insanlığın yükünü kaldıramayacak. Çözüm üretilmesi gerekir.

 

Aslında sosyal sermayeyi güçlendirmemiz gerekiyor, psikolojik sermayeyi güçlendirmemiz gerekiyor. Bunları eğitmemiz gerekiyor adı altında duygusal beyin çalışmaları ve duygusal zekâ çalışmaları yapılıyor. Biz bunu duygusal zekâ programı adı altında bireysel olarak yapıyoruz. On adımda duygusal zeka programıyla sebatlılık çalışması, gelecek planlaması, sorun çözme, stres yönetimi, empati gibi bu değerler çalışılıyor.

 

Batılıların duygusal zekâ olarak sistemine edip bize bilimsel veriler olarak sunduğu değerlerin, bizim kültürümüzde nefis terbiyesi olarak geçtiğini görüyoruz.  Bakıyorsunuz nefis terbiyesi olarak bilinen şeyler batı kültüründe sistemine edilip bize yeni bir bilgi gibi aktarıldığını görüyoruz.

 

Bu nedenle sahip olduğumuz değerlerin kıymetini bilmemiz gerekiyor. Hatta bir hadi-i şerife rastladım bu arada.  Hz. Peygamber buyuruyor ki ; “Ahir zamanda çocuklarınıza şeytan ortak olur. “Nasıl olur, nasıl anlarız”? Diye sorduklarında,  merhamet ve hayâ eksikliğinden anlarsınız. 

 

Merhametsiz olması, acımasız olması, şiddete yönelmesi… Çocukların gençlerin şiddete yönelmesi… Bunun karşılığı ne? Çocuklara merhamet duygusunu öğretmek, acıma duygusunu öğretmek, onun için şimdi Amerika’da ıslahevlerindeki çocuklara empatiyi öğretiyorlar.

 

Birisini acımasızca öldüren, hayvanlara şiddeti uygulayan birisini yahut ta başkalarına eziyet etmekten, mesela ne yapıyor çocuk, tabancasına plastik mermileri dolduruyor, yolda çıkan bir kadına mermileri sıkıp ağlatıyor, bunu da telefonun kamerasına kaydediyor,  sonra onu zevkle seyrediyor.

 

Bunun gibi yasalara yansımayan şiddet olayları, anneye babaya şiddet. Buna karşı acıma duygusunu nasıl öğretirsiniz? Islah evinde diyelim biri eziyet ediyor, acı çektiriyor, birini öldürüyor.  O senin kız kardeşin olsa ne hissederdin, o annen olsa ne hissederdin, en başta bunu sana yapsalar ne hissederdin diyerek onun beyninde merhamet nörobiyolojisi tarzında çalışmalar yapılıyor.

 

Yani merhamet duygusunu beyne öğretmek gerekiyor. Beyinde bununla ilgili sinirsel yazılımlar var, beyin dosyaları var, bunun için beyinde yazılması gerekiyor, kaydedilmesi gerekiyor. Bu bir beceridir, yetenek değildir, yani eğitilerek öğretiliyor. Bunu öğretmediğiniz zaman,  insanın psikolojik doğası acımasız olmaya daha yatkın. O halde insan doğuştan kusursuz, ahlaklı değil.  Kötülük yapma potansiyeli var insanda.

 

Hatta Newyork Üniversitesinde adli tıp birimi, psikiyatrik kötülüğü anlamak için ahlaklılık ölçeği geliştiriyor. Yani kötülük yapma isteği, kana susamışlık neden ortaya çıkıyor tarzında. 

 

Bir diğeri de utanma duygusunun olmaması, bunun da toplumsal yansıması ne olarak ortaya çıkıyor? Saygısızlık olarak çıkıyor. Yani başkalarının hukukuna önem vermemek, acı çektirmekten rahatsız olmamak, kendisine ait olmayan şeyleri almak gibi kültürel bir yaygınlaşma var. Bu iki duyguyu çocuklarınıza öğrettiğiniz zaman korkmayınız. Yani acıma duygusu ve utanma duygusu.

 

Yani kendisinin kişiliğinin sınırları ile başkasının kişiliğinin sınırlarını bilecek. Kişiliğinin sınırlarını öğrenen bir çocuk evden kaçabilir, haylazlık yapabilir, yaramazlık yapabilir ama daha sonra döner.

 

Bu nedenle aile içi iletişimde evin bir bahçe gibi olması çok önemli… Bir bahçe düşünün;  Eğer orada iyi bakım varsa, ilgileniliyorsa, ayrık otlarından temizleniyorsa, çiçekler ekiliyorsa, verim alınır. Çocuğumuzun gelişen ruhu da aynen bir bahçe gibidir. İyi tohumları ekeceğiz, gelecek zararlı tohumlarla ayrık otlarıyla mücadele edeceğiz ve onun kişiliğini, ruhunu güzelleştireceğiz. Bu da emek sarf etmekle olur. Ailede iyi anne baba olmak için muhakkak yatırım yapmak gerekiyor, emek vermek gerekiyor, hazır olmak gerekiyor.

 

Hatta bana “Peki çocuklarımızı nasıl koruyacağız?” dediklerinde şöyle diyorum: Bundan elli sene önce anne baba çocuğuna yarım saat ayırıyorsa,  siz bir saat ayıracaksınız ama o bir saat ayırmak sadece aynı ortamda bulunmak değil. Çocukla nitelikli beraberlik dediğimiz, göz teması kuran, onu dinleyen bir beraberlik. “Çocukla nasıl ilgileniyorsunuz?”diye sorduğumda: “Çocukla birlikte oturup televizyon seyrediyoruz” diyor.  İşte bu ilgilenmek değil. Eğer televizyon seyrederken yanlış şeyleri konuşuyorsanız bu paylaşmak değil. Şu anda aynı ekranda dört televizyon seyredebiliyorsunuz. Bu birlikte zaman geçirmek değil.

           

Bu eşler içinde önemli, bu nedenle evlilikte sıcak bir ortam sevimli bir ortam yapmayı başarabiliyorsak eğer, o evde hatalar yanlışlar yapılsa bile bir müddet sonra ev, çekim merkezi olduğu için çözüm daha kolay ortaya çıkıyor. Nitelikli evliliklerde nitelikli beraberlik çok önemli...

 

“Sabah kahvaltısında konuşuyoruz” diyor. Nasıl konuşuyorsun?  Bakıyorsun sabah kahvaltısında konferans veriyor, vaaz veriyor. Bu diyalog değil, monologdur. Diyalogda çocukta konuşacak, gençte konuşacak, anne baba da konuşacak. Otoriter bir eğitim anlayışımız var, geleneksel eğitim anlayışı, bu belki geçmiş çağlarda yeterli oluyordu ama bu çağda yeterli değil, konuşmayan, evde gölgesiyle herkesi disiplinime eden bir anne baba yaklaşımı bu günde sonuç vermiyor. Çünkü çocukları, gençleri, eşleri çeldiren şeyler çok fazla. Burada beraberlik, nitelikli beraberlik olması lazım…

 

Mesela evlilikte sevgi dilleri vardır. Birinci sevgi dili nitelikli beraberlik, ikincisi hizmet davranışıdır. Yani karı- koca birbirlerine iyi hizmet ediyorlarsa bu sevgi ifadesidir.

 

Mesela “eşime onu sevdiğimi hiç söylemedim” diyor. Gerçektende Türk erkekleri sevgi sözcüklerini kullanma konusunda özürlüdür. Sevdiklerini söylemezler. Ama bakın biraz önce sunuda bir hadisi şerif okundu. Hz. Aişe; Efendimiz(a.s.)e “beni nasıl seviyorsun?” diyor. “Kördüğüm gibi”  diyor. Daha sonra tekrar soruyor. “Kördüğüm ne durumda?” “İlk günkü gibi” diyor. Yani burada kördüğüm nedir, açılamayacak şekilde. “Kördüğüm gibi sevgi” bakın bunu söylüyor.

 

Ama bizim geleneksel erkeklerimiz bunu söyleyemiyor. Bu bizim Mezopotamya kültürünün bir uzantısı. Kuran ahlakının özünde yok, dinimizde yok. O kültür çocuğunu uyurken seven bir kültür. Çocuk şımarmasın diye. Şu anda geçerli değil. Sevgiyi ifade etmek bir hizmet davranışıdır. Hasta olduğu zaman ilgilenmek... Zaman ayırmak.

 

Şöyle bir örnek var. Koreli bir iş adamı bir pazar günü acilen Amerikalı bir iş adamına, kendi helikopteri ile randevu almadan gelip görüşmek istiyor. Amerikalı iş adamı kabul etmiyor “Başka randevum var” diyor. Eşi; “Neden kabul etmedin, beraberiz işin de yok?” deyince;  “Oğluma randevum var, sizinle beraberiz” diyor. O çocuk onu duydu ya, babasının ona değer verdiğini sevdiğini hissettiği için babayı kamera gibi kaydedebilir. Model alır. Babam bana değer veriyor, işinden daha çok seviyor diye.

 

Japon bir genç intihar ediyor. Sınava giriyor. Sınavda başarısız oluyor ve intihar ediyor. Bütün psikiyatrisiler acaba neden intihar etti diye araştırıyorlar. Baba oğul ilişkisi de çok kaliteli olan bir aile, sevgi var, ilgi var. Psikiyatrisiler ikiye ayrılıyor...  Bir kısmı; “Sınavda başarısız oldu gururu kırıldı ondan” diyor bir kısmı; “Hayır başka bir sebep var” diyor. Olay şöyle oluyor. Çocuk sınavdan çıkıyor, çalışmış fakat başarısız olmuş. Sınavdan çıkınca saunaya gidiyor. Aslında gerçek şöyle çocuk babasını çok seviyor, babasını taklit ediyor. Babası bir şeye üzülünce saunaya gider,  ter atar, stres atar rahatlarmış. Çocuk babasının yaptığını yapıyor. Fakat babası çocuğun kendisini taklit ettiğini anlayamıyor. Başarısız olduktan sonra saunaya gitmesini sorumsuzluk olarak niteliyor ve çocuğa tokat atıyor. Çocuk ise babasının artık kendisini sevmediğini düşünerek intihar ediyor. Yani onuru kırıldığı için değil, babasını sevgisini kaybettiğini düşündüğü için intihar ediyor.

 

Diğer sevgi dili hediyeleşmektir. Ama hediye aldığınız zaman bencil erkeklerle diğerlerini ayıracak bir ipucu vereyim size. Bencil erkekler hediye aldıkları zaman daha çok kendi işlerine de yarayacak bir hediye alırlarmış. Oysa karşındakinin ihtiyacına göre,  kendini onun yerine koyarak alınan hediyeler önemlidir.

 

Bir diğer sevgi dili de fiziksel temastır. Evlilikte cinsellik olmasa bile sarılarak yatmak çok önemlidir. Burada özellikle kadın ve erkek arasında anne babadan daha yakın daha özel bir ilişki var. Daha derin olan bir ilişki var. Erkekte cinsellik görsel olarak harekete geçer,   kadında ise erkeğin fiziksel teması ile harekete geçer. Bu nedenle sevginin aktarılma yollarından biri de fiziksel temastır. Çocukluğunda dokunularak, sıkıştırılarak yetiştirilen biri evlendiğinde eşi hep arkasını dönüp yatarsa, kadın sevilmediğini düşünür. Bu sevgi dilleri hem evlilikte hem de çocuk yetiştirmekte çok önemli.

 

Konferansın devamında Sayın Tarhan önce İl Müftülüğü Aile İrşat ve Rehberlik Bürosuna gelen bazı sorular ile izleyiciler tarafından yazılı olarak iletilen soruları cevapladı.

 

onu nasıl vazgeçirebiliriz?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap verdi: İnternet bağımlılığı bugün bütün dünyada çözümü aranan ciddi bir sorun. İnternet ve teknoloji bağımlılığı aynı madde bağımlılığı gibi, psikolojide davranışsal bağımlılıklar sınıfına dâhil edildi. İnternet bağımlılığı da bir bağımlılık olarak tanımlandı.  Çünkü oluş mekanizması, beyindeki yaptırımı yani ödül ceza mekanizmasını bozması açısından aynı madde bağımlılığı gibi değerlendiriliyor.  Şöyle Singapur’da, Kore’de 24 saat, 27 saat bilgisayarın karşısında oturup, kalp krizi geçirip ölenler var. Aynı şekilde Newyork’ta annesi modemini aldığı için intihar girişiminde bulunan kişi var. Bir insan bir şeye böyle kendisine zarar verecek derecede kaptırmışsa bu sağlıklı bir durum değil.

 

Bağımlılıkta kriterler şöyledir. Birincisi artan kullanım şeklindedir. Mesela kişi kokaine başlar veya alkole başlar, bunu alır alır, diyelim bir hafta iki hafta sonra bir kadeh yetmez bunu artırmaya başlar, yani tolerans geniştir. 6 ay önce bir küçükten aldığı keyif duygusunu, 6 ay sonra ancak bir büyükle yakalayabilir.  Artık bir süre sonra bırakın keyfi, normal olabilmek için kokain almaya, alkol almaya başlar.

 

Artan kullanım ve azalmış etkinin olması bir bağımlılık işaretidir. Kişi bu zevki yakalayabilmek için sürekli bir arayışa giriyor. Aynen aşerme şeklinde. Hatta alkol şişesini alıp, açmak için bekleyemez, kırar şişeyi öyle içer.

 

Çocuğun internet bağımlısı olup olmadığını anlamak için internet olmadığı zaman kendisini çok kötü hissediyorsa, sinirleniyor, çatıyor filan. Burada bağımlılık başlamış demektir.  Onsuz yapamamak, mesela böyle durumlarda çamaşır makinesi de bağımlılık yapabilir. O olmadığı zaman krize giriyorsa. Bu çağın hastalıklarından teknoloji bağımlılığı dediğimiz şey. Tiryakilik yapan, bağımlılık yapan kokain zihinde ödül ceza mekanizmasını bozuyor. Beklenen arzuyu yakalamak için, beklenen zevki yakalamak için daha fazla artırmak gerekiyor.

 

İnternette de beklenen arzuyu, beklenen keyfi yakalayabilmek için daha fazla kullanım ortaya çıkıyor. Bir müddet sonra kişi bir kadeh alkol almak için, buradan Ankara'ya gitmeyi bile göze alır. Beyin sürekli onunla ilgili zihinsel uğraş içindedir. Bu bağımlılık işaretidir. Sabah kalkar onunla beraberdir, akşam onunla beraberdir.

 

Bağımlılıkta bir diğer özellikte tehlikeli ve zararlı kullanımdır. Tehlikeli ve zararlı kullanım nedir? Kişi mide kanaması geçirmiştir. Gene de alkol alamaya devam ediyor. Alkol yüzünden trafik kazası yapmıştır. Gene alkol almaya devam eder. 

 

Bir astım hastası vardı, astım krizi geçiren bir astım hastası hemşireyi atlatarak nefes cihazının ucuna sigarayı takıp içiyor.  Düşünün artık, oksijen veriliyor havasızlıktan oksijen cihazının ucunda,  karikatür gibi geliyor ama yapıyor, bu işte bağımlılık.  Sigaradan dolayı ayağı kesilmiştir, gene sigara içer. İnternette de aynı şekilde bir bağımlılık var. Bu internet krizine yol açıyor.

 

Psikiyatrilerde internet bağımlılığı sebebiyle hastayı yatırarak tedavi etmeye başladık. Hafifse bu kolay. İnternette ölçü ve sınırlı çalışmak gerekiyor çocuklarda. İnterneti yasaklamak çözüm değil, yasakladığınız zaman o bir şekilde internet kafeye gidiyor. Burada sanal bir dünya var. Sanal ya zararsız diyoruz. Çocuk sokağa çıkıp zararlı arkadaş bulacağına evde gözümün önünde diye düşünüyoruz. İnternet sanal mı gerçek mi bu tartışma yapılıyor. Bir iş adamı bir milyon doları var, internette eft den bu parayı alıp 500 bin dolara başka bir yere transfer ediyor. Bu sanal mı değil mi? Sanal değil, bu gerçek. Bu internetteki uygulamalar da sanal değil gerçektir.

 

İnternette çocuğunuz bir porno siteye giriyorsa, orada yanlış arkadaşlarla Chat grupları oluşturuyorsa, yalan söylüyorsa bu gerçektir. Buradaki internetten etkilenme alkolden de daha zararlı oluyor. İnternette bir kişiye takılıyor, kendi kimliğini saklıyor, kişiliğini saklıyor onunla arkadaşlık kuruyor, ondan sonra evleniyorlar. İnternet yoluyla evlenen çiftler var. Hatta geçenlerde İstanbul'da biri Kanadalı birisiyle internet ortamında tanıştılar, evlendiler ama bu uzun sürmedi. Irak kökenli bir Kanadalıymış.

 

Peki, nasıl önleyeceğiz. Bu bağımlılık noktasına geldiğinde izole etmek gerekiyor. Hastaneye yatırmak, bağımlılık tedavilerinde olduğu gibi ilaç kullanmak… Daha sonra kontrollü kullanım uygulamak gerekiyor. Ama çocuk ilk başladığında internet bağımlılığına daha çok erkenken, genellikle gevşek disiplin uygulayan ailelerde, çocuk eve geldiğinde anne “hadi oğlum ders çalış, hadi kızım ders çalış”  akşama kadar didişmeyle geçiyor. Çocuk ne ders çalışıyor, ne dinleniyor. Burada yapılacak şey planlı çalışmayı öğretmek. Eve geldiğinde 3 ten beşe kadar serbestsin istediğini yap, oyun oyna internete gir,  ama beşte ders çalışmaya oturman gerekir denilmeli. Daha senenin başında çocukla bir sözleşme yapılacak, anlaşma yapılacak. Ondan sonra beşe bir kala annesi “ders çalış” dediği zaman çocuk “anne bir dakikam var” der, daha sonra saatine bakar oturur çalışır.

 

Bu şekilde kendi kendini kontrolü öğrettiğiniz zaman, internette geçireceği toplam zaman haftada toplam 20 saati geçmemeli deniliyor genelde. Çocukta zihinsel bir jüri, vicdanında bir yasakçı oluşturmak gerekiyor. Bunun yaptığınızda iyi ve kötü, yap yapma bu zihinsel bir beceri.

 

Bununla ilgili duygusal zekâ çalışmalarından biri sebatlılık çalışmaları… Bu sebatlılık çalışmaları daha önce eğitimde çok önemsenmiyordu. “Çocuklara sebatlı sabırlı olmayı öğretmek çok doğru değildir. Bırakın özgür olsun, canının istediğini yapsın” diye.   Bunlar açık okul politikalarında öğretilen bir bilgiydi. Hatta bazı pilot okullar var 70li yıllarda her türlü disiplin yasak her türlü zorlama yasak diye. Sınıfa öğretmen girdiği zaman disiplin yok, her şey serbest.   Şimdide Amerika da, İngiltere’de bazı okullarda “teşekkür bile etmeyi öğretmeyin çocuğa” diyorlar. Teşekkür de bir baskıdır tarzında. Öğretmen bulamıyorlar bu okullara, çocuklar okula gidiyor, okulda öğretmenin saçına sabun atıyor, tükürüyor. Yetenekleri geliştirecek diye teşvik edildi bu “açık sınıf uygulaması”.  Şu anda duygusal zekânın keşfinden sonra yanlış olduğu anlaşıldı bunların.

 

Bunun bir testi var. Lokum testi. Anaokulundaki çocuklara sınıfa lokum getiriliyor. Hemen isteyene birer lokum verilecek, ama 15 dakika bekleyene ikişer lokum verilecek şeklinde bunlar dağıtılıyor. Bu çocuklara kaydedilip 20 yıl takip ediliyor. 20 yıl sonra 15 dakika beklemeyi göze alan çocukların zekâlarının %20 daha fazla olduğu, sosyal duygularının arkadaş gruplarının, akademik başarılarının yüksek olduğu tespit ediliyor. Bunun üzerine çocuklara sebatlılığı öğretmemiz gerekir deniliyor. Beyinde sebatlılıktan sorumlu alanlar var, bunları öğretmemiz gerekir tarzında bilgiler ortaya çıktı. Sebatlılığın çocuklara yaşam becerisi olarak öğretilmesi gerekir.

“Benim kızım uykuya daldığında sık sık rüyasında düştüğünü görüyor, sıçrayarak uyanıyor, bu durum uykuya daldıktan birkaç dakika sonra oluyor, bunu nedeni psikolojik mi?” şeklindeki bir soruyu da şöyle cevapladı:

 

“Çocuğun kaç yaşında olduğu önemli burada. Arada bir oluyorsa çok önemli değil, bazen biz yetişkinlerde de bu olabiliyor. Rüyasında düştüğünü görüyor. Bu genellikle kaygılı çocuklarda oluyor. Bu durumlarda en sık yapılan hata şudur. Çocuk aynı durumu tekrar yaşamasın diye annesi yanına alır. 17 yaşında erkek çocuk annesiyle yatar. Korumacı anneler vardır. Çocuğun ekmeğine neyi süreceğine bile karışır. Bir anne korumacı mı değil mi öğrenmek için, çocuk ilkokula başladığı zaman ayakkabısını bağlamayı öğrenmesi gerekir. Eğer annesi korumacı bir anne ise çocuğun ayakkabısın o bağladığı için, çocuk bunu öğrenmemiş olur. Böyle çocuklar hep annesi tarafından korunma ihtiyacı hissederler. “Anne şunu giyeyim mi, anne şunu alayım mı?” Yani çocuk evlenir annesine “ne yapacağım?” der. Çocuk kendi kendini yönetmeyi öğrenememiştir.

 

Korumacı annelikte şefkat fazlalığının zararlarındandır. Böyle durumlarda korku varsa anne başını okşayarak onu rahatlatır.  Arada bir oluyorsa insan psikolojisinde olabilir geçicidir denilebilir, ama sık sık oluyorsa, çocuğun uyku kalitesini bozuyorsa mutlaka bir uzmanın değerlendirmesine ihtiyaç duyulabilir hekime başvurmak gerekir.

 

Korumacı annelerin yanında işgalci annelerde vardır. Çocuğunun rüyasında ne gördüğüne bile müdahale etmek isteyen, aşırı kontrolcü, çocuğun yediğine içtiğine her şeyine müdahale etmek isteyen, çocuk evden kaçmak ister. Eğer anne “bu çocuk küçüklüğünde benim eteğime yapışmış dolaşıyordu, evlendikten sonra bana düşman”  diyorsa burada annelik pratiğinde bir yanlışlık vardır. Fazla koruyucuyuzdur, hazıra alıştırmışızdır,  kolaya alıştırmışızdır, çocuğun yapması gerekeni de anne yapıyordur. Böyle çocuklar tembel olur, üşengeç olur, aşırı kilolu olur,  her şeyi hazır bekler veyahut ta çocukta özgürlük duygusu varsa anneye babaya düşman olur. Anneyle çocuk inatlaştığı zaman da genellikle kazanan çocuk olur.

                  

Başka bir katılımcının “Eşimle aramızda iletişim problemimiz var, ne yapmalıyız? Konuşamıyoruz, bu sorun iki çocuğumuza da yansıdı. İletişim sorunu yüzünden 12 yaşındaki çocuğumun hiç arkadaşı yok, ne yapmalıyım?” şeklindeki sorusunu da şöyle cevapladı:

                  

“Burada sorun alanlarını belirlemek gerekiyor. İletişim problemi derken, iletişimin iki ayağı vardır. Birisi bilgi aktarımı ayağı, diğeri duygu aktarımı ayağı. Bilgi aktarımı ayağını erkek beyni daha çok önemser. Duygu aktarımı ayağını da kadın beyni daha çok önemser. Kadın- erkek birbirinin yerine kendisini koyamadığı zaman çatışmalar yaşanır. Bir sorun var diyelim. Arabada gidiyorsunuz. Arabada giderken genellikle trafikte erkek yolu şaşırdıysa canı sıkılır, sinirlenir. Kadın yardım etme duygusuyla şuraya git, levhaya bak, kamyona dikkat et der, erkek daha çok sinirlenir, kavga başlar. Kadındaki duygusal aktarımın altında yalnızlığı giderme ihtiyacı vardır. Yalnızlığı giderme ihtiyacı, konuşma ihtiyacı da demektir. Böylece kadının çok konuşması gibi bir durum ortaya çıkar. Genellikle erkek “benim hanımım çok konuşuyor, dırdırcı” der. Hâlbuki burada kadın duygusal ihmal yaşıyordur.  Konuşamadığı zaman anlaşamadığı zaman sevilmeme duygusunu hisseder. Kadınların annelik yapabilmesi için konuşma becerilerinin daha çok gelişmesi gerekir. Hatta doğuştan daha anne karnındayken kız çocukları üzerinde yapılmış bir araştırma var. Kız çocuklarının dudak hareketi erkek çocuklarınkinden iki misli daha fazla, daha anne karnındayken. Yani bunun biyolojik bir temeli var. Hatta trafikte yeni bir emniyet kemeri çıkmış, kemeri kullanın, trafik kazalarını %40azaltın diye. Trafikte sağ koltuk biliyorsunuz, kadınların koltuğu. Sağ taraftaki kemerde bir ağızdan bant geçiyor.

 

Fakat kadınlar da şöyle diyorlar: “Ne yapalım, erkekler anlamadığı için biz çok konuşmak zorunda kalıyoruz.”

 

Konuşmak iletişimin önemli ayağıdır. Duygusal ihtiyaç sebebiyle kadınlar konuşarak sorunu çözmek isterler. Erkekte ise problem hissettiği zaman zihinsel sığınağı vardır. Oraya çekilir, düşünür, çözüm üretir, öyle rahatlar, kadın da konuşur, konuşur, yalnızlığını giderir, öyle rahatlar. Bu beyinsel özellik olarak yaratılıştan böyledir. Mesela kadında korku duygusuna dirençlilik erkekten daha fazladır, daha kırılgandır, daha güçlüdür. Bu ne demektir, annelik yapabilmesi için çocuğu koruması için, yılandan, çıyandan, tehlikelerden korkuya duyarlı olması gerekiyor ki, çocuğunu korusun, anneliğini yapabilsin. Mesela ilk yıllarda çocukların eğitimi babaya emanet edilseydi, çocuklar çok sakat olurdu. Annenin koruma duygusu farklı, babanın koruma duygusu farklı. Annenin hormonu oksidoz hormonudur. O hormon erkek maymunlara verildiğinde yavrularıyla daha çok ilgilendikleri görülüyor.

 

Empatinin de aynı şekilde biyolojik temeli vardır. Mesela kız çocuklarıyla erkek çocukları okulda koşuyorlar. Biri düşüp yaralanınca kız çocukları hemen koşup gidip onu tedavi etmeye çalışıyor, ona yardımcı olmaya çalışıyor, erkek çocukları oynamaya devam ediyor. İletişim tarzını bilemediğimiz için iletişim kazaları da en çok buradan oluyor. Erkek şöyle diyor: “ ya bu kadının yediği önünde yemediği arkasında rahat batıyor”.

 

Hâlbuki orada kadının psikolojik ihtiyacı var, değer verilme, önem verilme. Sevgi dolu bir bakış, bir tebessüm, birkaç tane güzel söz. Erkekler bunları esirgedikleri için sevilmediklerini hissediyorlar. Erkeklerin psikolojik ihtiyaçlarında özertlik duygusu çok önemli. Sen yaptın, iyi ki varsın, aslansın, kaplansın dediğiniz zaman bir erkeğe her şeyi yaptırabilirsiniz.  Maalesef bunu bilmek bile hoşuna gidiyor erkeklerin.

      

“Sorumsuz erkekler için bayanların ne yapması gerekir?” şeklindeki bir soruyu da Sayın Tarhan şu şekilde cevapladı:

                  

Sorumsuz erkekler, bakıyorsunuz evde özel olarak büyütülmüş erkekler vardır. Böyle ablalar, kız kardeşler arasında, özellikle Karadenizli ailelerde vardır. Erkeksin diye kendini özel hissettirilerek büyütülmüşlerdir. Veya kız çocukları vardır evin küçük prensesi gibi büyütülmüşlerdir. Böyle özel durumlarda çocuk ne kadar dini eğitimde alsa “benmerkezci” oluyor.

 

Dini terbiyenin alçakgönüllülük ve mütevazılık gibi özellikleri vardır, bunları alamadığında, hep almaya odaklı olarak eğitilmiş oluyor. Hatta iki kişi, üç kişi sevgi verdik bu çocuğa niye bu çocuk böyle sorumsuz oldu, niye söz dinlemiyor, niye şımarık oldu diyoruz, araştırıyoruz, bakıyoruz ki o anne, sevgi fazlalığı sebebiyle çocuğunu özel büyütmüş. Sen özelsin, sen eşsizsin, sen önemlisin diye büyütmüş. Bunun tarihteki örnekleri de vardır.

 

Mesela neden Hitler gibi bir zalim çıkmış. Hitler çok disiplinli, çalışkan, dürüst nitelikli birisi. Fakat annesi onu son derece çok seviyor, babası ile annesi arasında yaş farkı var, baba fazla ilgili bir baba değil ama anne onu telafi etmek için aşırı bir şekilde ilgilenmiş, sen özelsin, dünyada eşin benzerin yok diye narsisti bir kişilik geliştirmiş. Hep almaya alışmış, özel ve önemli olmaya alışmış, sıradan olmaktan korkar bir şekilde, akıllı ve yetenekli olmalıyım diye yüceltilerek büyümeye alışmış.  Böyle bir kişilik bir müddet sonra vermek istemiyor, hep almak istiyor.

 

Çocuğa paylaşma duygusu öğretilmediği zaman sorumsuz olur.  Kendi sorumluluğu ile başkalarının hak ve sorumluluk derecesini öğretmek gerekir çocuğa. Hep haklarının olduğunu düşünen sorumluluklarının da olduğunu düşünmeyen bir çocuk ilerde evlendiği zaman başarılı olamaz. Hatta evlendikten sonra “evlendim ağzı kokuyor” diye eşini boşamaya kalkan erkekler vardır.  Tek gerekçesi bu, “artık sana karşı bir şey hissetmiyorum” diyor evliliğini bitirmek istiyor. 

 

Hâlbuki evlilik bir komutanın savaşa gitmesi gibidir. Komutan savaşın ortasında ben gitmiyorum, canım sıkıldı diyemez. Yahut ta ameliyat yapması gereken bir cerrah, ameliyatın ortasında, ya ben vazgeçtim, yapmıyorum diyemez.

 

Evliliğe giren kimsede, bu evliliğin ortasında ya ben senin şu tarafını beğenmiyorum bu evliliği yürütemem dediği an o kişi bencildir, benmerkezcidir. O kendi narsisliğini eğitememiştir.

 

Narsislik öyle bir duygu ki,  kendini özel önemli hissettirir, benmerkezcidir,  kıskançtır. Psikoterapi eğitimi verecek kişiler, iki sene psikoterapi eğitimine tabi tutuluyorlar, kendi narsisliklerini eğitmek için. Kendi zayıf taraflarını, güçlü taraflarını anlasınlar, zayıf taraflarının farkına varsınlar yanlış psikoterapi yapmasınlar diye. Böyle bir eğitimden geçmemiş kişiler yanlış terapi yapabilirler. Böyle öğrencilerde nefis terbiyesi de çok önemli, sorumsuzluk eğitimi de buradan geçiyor.

 

Başka bir katılımcının “Kurtlar Vadisi Dizisini baba oğul ailecek izlemek sizce doğrumudur” sorunu da şöyle cevapladı:

                  

“Bu soruya ben zor cevap veririm. Çünkü ben de izliyorum. Bu diziyi izlerken diziyle ilgili birtakım olaylar var, senaryolar var, bir kısmı abartılmış, bir kısmı gerçek. Buradan hareketle çocuklarımıza kitapların anlatamadığı, eğitimin anlatamadığı birçok şeyi anlatma fırsatı da buluyoruz. Gerçekten toplumda yaşanan o psikolojik savaş,  örgütlerin psikolojik savaşı, gizli örgütler, çeteler, dünyaya hâkim olmak için oynanan oyunlar.  Bu oyunları çocuğunuzla konuşmak için bir fırsattır aslında, orada güzel diyaloglar da var. Fakat diğer taraftan acımasızca insan öldürülüyor. Vatan için suç işlemek, vatan için adam öldürmek doğrudur tarzında bir konu işleniyor. Bunun bir film senaryo olduğunu, abartılı olduğunu. Burada çözüm; beraber seyredilse bile bunun sonuçta bir film olduğunu, filmlerde abartı olduğunu, olması gerektiğin, her şeye inanmamak, bunun bir eğlence olarak izlendiğini anlatmak gerekir.

 

Kişi filmlerdeki kişileri model olarak seçmemek zorundadır. Rol model olarak seçmemesi için yanlış taraflarını beraber konuşabilirsek, bu film üzerinde,  şu hareket doğru mu, şu yanlış mı, sen ne düşünüyorsun? Tarzında konuşabiliyorsanız korkmayın. Ama tartışılmıyorsa oradaki yanlış modelleri de anne baba savunuyorsa, çocuk bir de silah koleksiyonu gibi bir meraka kapıldıysa tehlike var demektir.

 

Ergen psikoterapisti olan bir arkadaş anlatıyor, önceden erkekler bize geldikleri zaman hep kot pantolonla filan geliyorlardı. Kurtlar vadisi çıktıktan sonra hep kravatsız siyah takım elbiseyle geliyorlar. Model oluyor bu gençlere. Eleştirerek seyretmesi daha doğru..

 

“Çocuğum ilçede yurtta kalıyor. Liseyi seviyor ama yurdu sevmiyor. Yurtta kalmak istemiyor, ne yapabiliriz?”

                  

“Burada eğitimin önemli bir ayağı var. Yurdu sevmemesinin nedenlerini bulmak gerekiyor. Neden sevmiyor? Sebebini bulup düzeltmeden çözüm üretmek burada doğru değil. Eğer yurtta kalması çocuk için önemli ise yurdun eğlenceli ve çocuk için sevimli hale getirilmesi önemli. Yurtta hangi şartları neyi sevmiyor, oturup konuşup çözüm üretmek gerekiyor.

 

Aileler de bizim kültürel yapımızda olan bir yanlış var, onu düzeltmek burada önemli. Demokratik işleyiş vardır. Bu aileden başlıyor. Demokrasi batının bir değeri değildir aslında. İnsanlığın geldiği bir noktadır. Ailedeki uygulaması da böyle…

 

Birincisi demokratik işleyişte muhalefet olması gerekiyor. Yani toplumsal muhalefetin mecliste temsil edilmesi gerekiyor. Farklı fikirlerin, serbest fikir piyasasının olması ve çatır çatır fikirlerin konuşulması, güçlü tartışmaların olması ve gerçeklerin ortaya çıkarılması gerekiyor. Bunun için de özgürlük ortamı gerekiyor.

 

Bu evde nasıl geçerli? Bir evde bir baba ben ne dersem o olur diyorsa, bu evde kuralları ben koyarım, kararları ben veririm diyorsa, bu baba demokrat partinin başkanı da olsa, demokrat değildir, totaliterdir. Çocuğun anne ve babasına “ben böyle düşünmüyorum, bence bu böyle değil” diyebilmesi önemli. Muhalefet edecek, ondan sonra tartışılacak, konuşulacak, doğru bulunacak, belki babasının bir hatası ortaya çıkacak ama konuşma ve tartışma olmadan da çocuk hayatı öğrenemez, yetenekleri gelişmez. Çocuğun yeteneklerinin gelişmesi için muhakkak o eleştirinin olması gerekiyor. İçinde öneri olan eleştiriler önemlidir. İçinde öneri olan eleştiri ile içinde öneri olmayan eleştirinin ayırt edilebilmesi için de muhakkak konuşularak yaşanması gerekir.

 

Demokratik işleyiş olan ailelerde diğer bir özellikte otoriter olmamak,  yani kendi fikrini zorla kabul ettirmemek, “ben ne dersem olur”  tarzındaki baskıyla, zorla, tehditle eğitim sağlamaya, iktidar sağlamaya çalışmak değil, 

Üçüncüsü de totaliter olmamak.  Yani herkes aynı, fasulye sevecek, herkes aynı yemeği yiyecek, aynı giysiyi giyecek şeklindeki yaklaşımlar gibi. Bir kültürel çerçeve var, standart var, standardın içinde herkesin özgür olması lazım. Bunun için çocuklara emirler vermek yerine onlara seçenekler sunmak gerekiyor. 

 Mesela çocuk diyelim ki ayakkabı giyecek “illa şu ayakkabıyı giy” demek yerine iki, üç tane ayakkabıyı seçip “hangisini giymek istiyorsun?”  demek. Çocuk “ben seçtim, ben yaptım” desin ama diğer taraftan da anne baba kontrolü kaybetmesin. Onun için emir vermek yerine seçenekler sunmak, çocuğa nasihat vermek yerine de model olmak önemli.

“Evde eşim benimle hiç sohbet etmiyor. Yemek yerken sürekli eleştiriyor. Yemeklerim hep yargılanıyor. Evde ise uyuyor, uyumuyorsa sohbete veya markete gidiyor, ben mutluluğu dışarıda arıyorum”

                  

“Bu yaşanan en önemli problemlerden birisi, gerçekten evde hiç sohbet yok, paylaşım yok. Burada yaşadığımız bir örnek var. Evde sohbet olmayan bir ailede, neden sohbet olmuyor diye araştırmaya başladığımızda “akşam sendromu” denilen bir durum vardır.

 

Akşam sendromu şöyle, adam akşam eve geldiği zaman kadın hemen “bu üç çocuk akşama kadar beni yedi, al birazda sen ilgilen”  diye adam eve girer girmez sorun getiriyor. “Filan şöyle dedi, filanca şöyle yaptı, senin annen şöyleydi”  bütün şikâyetlerini sayıyor. Bunun üzerine erkek susmayı tercih ediyor, suratını asıyor, ama o erkek dışarda öyle değil. Bir araştırdığımızda kadının orada,  o erkeğe sessiz bir zaman tanıması, yani bir bakıma akşam eve geldiği zaman, evi bir sığınak gibi görebileceği, evi sevebileceği bir ortam hazırlayıp, sessiz bir zaman tanıyıp daha sonra sorunları aktarması önemli. 

 

Bizim hocalarımızdan birine arkadaşların yaptığı bir taktik vardı. Hoca tulumba tatlısını çok seviyordu. Bir problemli konu geleceği zaman hemen arkadaşlar tulumba tatlısı alırlardı, hoca ağzına atarken “hocam şu işi yapalım mı?” diyorlardı. “Yapın”  diyordu. Yani ne istediğimiz değil, nasıl istediğimiz önemli.  Bu yöntemi de iyi bilebilmek gerekir.

 

Bu soruda da bir ihtimal yöntem hataları var. Farkında olmadan evliliği çekim unsuru haline getiremiyoruz. Eşin ilgi alanları neler, ona girmek gerekiyor. Genellikle evlilikte yaşanan sorunlardan birisi de iki tarafta biri birini değiştirmeye çalışıyor. O onu iyi ve güzel yapmaya çalışıyor. O öbürünü iyi ve güzel yapmaya çalışıyor. EE… Bu çağ da enâniyet çağı. Egoizm çağı. Herkes ben biliyorum diyor. Herkesin içinde küçük bir firavun var. Söz dinlemeyen bir yanı var. Nasihat ettiğiniz zaman direnen savunan bir yanı var. 

 

Doğruları anlatmanın çok değişik yolları var. Bu yolları bilebilmek gerekiyor. Ne istediğimiz değil, nasıl istediğiniz önemli derken, diyelim ki ilaç;  Bu ilaç,  o kişi için çok faydalı bir ilaç, fakat biz onu ağızdan mı vereceğiz, damardan mı vereceğiz?  Bunu bilmiyoruz. Damardan verilecek bir ilacı ağızdan verirsek işe yaramaz. Ağızdan alınacak bir ilacı damardan verirsek o kişiyi öldürürüz. Onun için yöntem hatası yapmamak gerekiyor.

 

Evlilikte en çok yapılan hatalardan biri bu,  niyet iyi, sevgi var,  fakat iletişim hataları yapılıyor. Bu nedenle insan yüz kapılı bir saraya benzetiliyor. 99 kapı kapalı da olsa biraz uğraşırsanız, dolaşa dolaşa açık kapıyı bulup girersiniz.  Kapalı kapıları tokmaklarsanız saraydakiler rahatsızlık hisseder. 

 

Bir insanın dünyasına girmek için açık kapıları bulup oradan girmek gerekiyor.  Kapalı kapıları zorladığınız zaman “illa benim dediğim olacak” dediğiniz zaman kişilik çatışmaları yaşanıyor. İki tarafta kaybediyor. Bu evlilikteki en ciddi sorunlardan birisi…

 

Genellikle evlilikte ilk dönemler aşk vardır. Romantizm vardır. Kadın romantizmi önemser, erkek erotizmi önemser. Bir müddet sonra aşk sevgi buhar olup, uçup gidiyor. Yapılan araştırmalarda, evlilikten önce iki kişi birbirini seviyor, birbirine zaman ayırıyor, onun ilgisine ihtiyacı da var. Evlendikten sonra kadının ilgisi çocuğa yöneliyor. Erkeğin ilgisi bakıyorsunuz işine odaklanıyor. Birbirine olan ilgi zayıflıyor. İlgi zayıfladığı zaman da evlilik bir ateş gibi, ateş ne olur, beslenirse devamlı bakılırsa yanar,  evliliğinde sürekli beslenilmesi gerekiyor. Ateş gibi bakılırsa yanıyor ve devam ediyor,  bir müddet sonra birbirine ilgi ve bakım azaldığı için o soğumalar ortaya çıkıyor.

 

Bu tek taraflı fedakârlıkla yürümüyor ama en azından karşı tarafı değiştirmek yerine kendimizi değiştirmemiz gerekiyor. Eşim iyi ve güzel olsun diye oturup planlar yapmak, onu nasihat ederek düzeltmeye çalışmak yerine, özeleştiri yapıp, yaşanan bu problemin yüzde kaçından ben sorumluyum, yüzde kaçından eşim sorumlu,  kendi sorumluluğumu düzeltirsem o da belki kendi sorumluluğunu düzeltir dediğimiz zaman birçok sorunun düzeldiğini görüyoruz.

“Eşim çocuklara gösterdiği ilginin onda birini bana göstermiyor. Ona bunu söylüyorum.        Anneliğin daha çok vazifesi olduğunu söylüyor. Ona bunu nasıl anlatabilirim.”

                  

“Bu da önemli bir soru. Biraz önce söylediğim gibi annelik duygusu ön plana çıkıyor. İlgiyi çocuklarına veriyor eşine vermiyor.

 

Geçenlerde basına yansıyan bir boşanma olayı oldu. Bir erkek ikinci baharı yaşamak istiyor.”İkinci bahar” sendromu diyoruz buna. Kadın şöyle dedi: “Ben ona yırtık çorap giydirmedim.” Bu çok önemli kadın yırtık çorap giydirmemek gibi bir kadınlık görevini gündeme getirdi. Kadının rolleri farklıdır, erkeğin rolleri farklıdır.   Bir evde yatak odasındaki rolle, mutfaktaki rolle, çocuk odasındaki rolle, salondaki roller aynı değildir.  Eğer bir kadın çocuk odasındaki rolünü, yatak odasındaki rolüne tercih ediyorsa, erkekte cinsel ihmal ortaya çıkar. 

 

Kadınlarla erkeklerin cinsellik algılaması farklıdır.  Yapılan deneyler vardır. Genç erkek ve genç kızların aklına günde kaç defa cinsellik geliyor diye test etmek için bir deney yapılıyor. Erkek beynine kadın beyninden beş misli daha fazla cinsellik algılaması geliyor.   Yani bir erkek bir kadını gördüğü zaman, kadına göre beş misli daha fazla cinselliği algılıyor.

 

Yani kadının serbest bir hareketini, kadının cinselliğini sergilemek gibi bir düşüncesi olmadığı halde erkek cinsel olarak algılayabiliyor. Eğer kendini eğitmemişse bir erkek, yetmiş seksen yaşında bir kadını bile cinsel bir obje olarak görebiliyor.  Bu, biyolojik bir eğilim...

 

Hatta genç kızlar ve genç erkekler üzerinde yapılan bir başka psikolojik araştırmada, on beş dakika birbirlerinin gözlerinin içine bakmaları söyleniyor. Bu on beş dakikadan sonra hepsi serbest bırakılıyor. Ama yüzde yirmi beşi birbirine âşık olmuş.  Hiç birbirini tanımayan iki kişi, yüzde yirmi beşi göz temasından âşık oluyor.

Bu bilimsel araştırma sonucu. Şimdi düşünün bir erkek evde eşi sırtını dönüyor, uzun etek giymiş, kendine bakımsız, erkek eve geliyor surat bir karış… Bir oluyor, iki oluyor üç oluyor, erkek birçok sevimli bayanın arasında çalışıyor. Yani erkeği peygamber olmasını beklemek gibi bir şey gerekiyor. Evliyaullah olmasını beklemek gerekiyor.

 

Buna rağmen bir erkek başarabiliyorsa onu da tebrik etmek lazım. Çünkü erkek dediğiniz cinsel eğilimleri daha fazla. Kadının bunun bizzat farkına varıp yatak odasındaki rolüyle cinsel etkileme rolünü harekete geçirmesi gerekiyor. Bir müddet sonra cinsel etkileme gücü azalıyor, Evlilikte yaş ilerledikçe, cinsellik yerini arkadaşlık ve dostluğa bırakıyor.

 

Öyle bir arkadaşlık, öyle bir paylaşım oluyor ki; ileriki yaşta el ele tutuşmuş, parkta yürüyen ihtiyarlar vardır. İşte o cinsellik olmayan beraberlik, çok daha kaliteli bir beraberliktir.

 

Hatta bu konuda İngiltere de yaşanmış bir Alzaymır hastası örneği var. Seksen yaşlarında bir adam, her pazar çiçek alıyor, karısına götürüyor, çiçek alıyor, karısına götürüyor. Çiçekçi soruyor.”Nereye götürüyorsun?” “Eşime götürüyorum” Çiçekçi: “Ne şanslı eşiniz var, her pazar çiçek götürüyorsunuz, eşiniz nerede?” diye soruyor. “Şu alzaymır bakım evinde” diyor. Çiçekçi “Ona mı götürüyorsun? Alzaymır hastasına sizin çiçek götürdüğünüzü bilmez ki” diyor.  Yaşlı adam; “Olsun o beni bilmiyor ama ben onu biliyorum” diyor. İşte burada kaliteli beraberlik var. Yani o sevgi,  o duygusal bağ oluşmuş ki, o onu tanımadığı halde ona bağlılığını sunmaya devam ediyor.

 

Eğer kadın sadece anneliğe endeksli yaşarsa, böyle durumlarda eşini büyük bir sınava sokmuş olur. Erkek için de geçerli bu. Eve geldiği zaman, hep azarlayan, hep aşağılayan, kadını değersizleştiren erkekler vardır. Böyle durumlarda kadın kendini önemsiz, değersiz hisseder. Evdeki ha bir bardak, ha bir eşya, ha da kadın, işte sadece evdeki bir eşya gibi çamaşır makinesi gibi hisseder, kadın kendini, diplomalı hizmetçi gibi hisseder kendini.

 

Ben öyle bir evliliğin bittiğini biliyorum. Dindar bir aileydi onlarda. Kadın bir müddet sonra bunalıma girmişti. Üç tane çocuğu var. Her şeye kızıyor, çatıyor v.s. Bir müddet sonra radyoyu dinlerken oradaki D.J. İle sohbet etmeye başlıyor. O da ona yaldızlı laflar söylüyor.  Konuşuyor, sohbet ediyor, bu karşılıklı sohbet kadının sıkıntısını gideriyor. Saatlerce onunla sohbet etmeye başlıyor, kayınpederi durumu fark ediyor, telefon faturasına bakıp kiminle sohbet ettiğini tespit ediyor. Bakıyor yabancı birisiyle sohbet ediyor ve hemen mahkemeye veriyor,  boşandılar.

 

Hâlbuki bu arada kadın bunalıma girmişti ve yalnızdı. Erkeğin böyle davranması bir zulümdür. Sonunda bu zalimliği başka bir zalimlikle düzeltmeye çalışıyor, ortada kalıyor. Hâlbuki burada neden bu böyle oldu, neden hanım hanımcık bir kadın böyle bir şeye kaptırdı kendini, aldatma değildi bu aslında, aldatma diye bir şey yok sadece bunalımın etkisiyle yaptığı bir davranış vardı. Bu kadın içinde, erkek içinde geçerli…

 

Duygusal ihmal çok yaşanıyor ve duygusal ihmalin yaşandığı yerde depresyon ortaya çıkıyor. Annelik önemli, ama annelik rolüyle eşlik rolünü karıştırmamak gerekiyor. Yani nasıl evdeki kıyafetimizle sokaktaki kıyafetimiz aynı değil, nasıl evdeki kıyafetimizle sokakta dolaşamıyorsak aynı şekilde annelik rolündeki tarzımızla eşlik rolündeki tarzımız da o ana uygun davranmamız gerekiyor. Davranmadığımız zaman bunun sonuçlarını yaşarız.

                  

“Eşim dört yıldır dışarıda çalışıyor. Ayda bir iki gün misafir gibi geliyor. Dört çocuğum var. Büyük oğlum yedinci sınıfta, zamanını hep dışarıda geçiriyor. Eve dönmesi için belli bir saat veriyorum ama uygulamıyor. Dışarı çıkarmadığımda bağırıyor, kapıları çarpıyor, derste çalışmıyor, beşinci sınıfta öğretmen değiştirdi, dışarı çıkmadığında sinirleniyor.”

 

“Burada gözüken problem şu gibi… Babanın evdeki rolü ister istemez biraz zayıf kalıyor. Baba evde olmadığı zaman veya anne evde baskın olduğu zaman, silik baba olduğu zaman, en çok gözlediğimiz problem şöyledir. Eşcinsel eğilimli çocuklar ortaya çıkıyor. Bakıyorsunuz erkek çocuk, ama kız çamaşırları giyiniyor, kız gibi davranıyor. Kız davranışı olan erkek çocuklar var, böyle durumlarda baba ya soğuk, mesafeli, duygusuz, duygusal aktarım yapmayan bir baba yahut ta anne çok dominant, baskın. Böyle annelerin çocuklarında eşcinsel eğilimler çok fazla oluyor. Fazla korumacı anneler.

 

Medyada olan eşcinsel tiplere baktığınız zaman ya anne baba ayrılmıştır veya baba çok siliktir, çocuk anneyle özdeşleşmiştir, annede bundan hoşlanmıştır. Baba ayrı olabilir ama anne baba kimliğini, erkek kimliğini model olarak çocuğa sunmamalı. Sen erkek çocuğusun şöyle giyinmem lazım, bunu yapman lazım tarzında yetiştirmeli. Böyle durumlarda cinsel kimlikle ilgili sorunlar çıkabilir.

 

Erkek çocuklarda baba uzaksa. Böyle durumlarda dayıların amcaların muhakkak devreye girmesi gerekiyor. Kız gibi oyunlar oynamak istiyorsa sınır koymak gerekiyor. Disiplin kuramıyoruz demek ki, Evde fazla gevşek disiplin de iyi değil, çok katı disiplin de iyi değil biliyorsunuz. Disiplin sabun gibidir. Fazla sıkarsanız kaçar gider, fazla gevşek bırakırsanız gene kaçar gider. Kararlı, devamlı, tutarlı olması gerekiyor. Bu gün yaptığınıza ertesi gün hayır derseniz, bugün evet dediğinize ertesi gün hayır derseniz, anne farklı, baba farklı söylerse problem başlayacaktır.

 

 Disiplinde çok önemli bir unsur var ki, tekrar edebilmek. Psikolojide hedefe yönelik davranış eğitimi vardır. Mesela çocuğu diş fırçalamaya alıştırmak istiyorsak bir haftalık bir zaman çizelgesi hazırlanır çocuğa, o gün yaparsa ona artı koyulur, yapmazsa eksi koyulur, haftanın sonuna geldiği zaman, artılar çoksa ödüllendirilir. Eksiler çoksa, ilk başta konuşulan neyse, mesela alınacak bir hediye alınmaz, sevdiği bir şeyden mahrum edilir. Bunu bir hafta yapar bir daha yapmazsanız bu iş biter. Bu tür disiplinlerde devamlılık ve tutarlık çok önemli…

Diyelim saat koymuşsunuz, saat üçle beş arasında ders çalışacak ama bunu bugün uygulamadınız, yani devamlı anneden babadan gördüğünüz klasik yöntemlerle eğitmeye çalışıyorsunuz. Bu olmaz. Otorite sağlanabilmesi için devamlılık, karalılık ve tutarlılık gerekir ve bunun içinde sebebi olan bir disiplin olması gerekir. İçinde sebebi olmayan bir disiplin ancak anne baba korkusuyla olur, o korku olmadığı zaman disiplin uygulanmaz. Yahut ta hem sevgi hem öfke gelişir,  anne babaya karşı.

İçinde sevgi olan bir disiplin için, çocuğumuzu karşımıza alıp düzeltmek yerine, yanımıza alıp, rehberlik yapıp, yönlendirmemiz gerekir. Bu değer verdiğimizi, önem verdiğimizi kabul edip yönlendirme şeklinde yaklaşırsak içinde sevgi olan disiplin verilmiş olur ve çocuk bizi örnek almaya, model almaya başlar.

                  

“Hanımım her bahanede çek git, çek git, döverim, boşarım dedi, yine de boşanmadım. Mahkemeye düşmeden nasıl yaşarız.”

                  

“Tabi bu çağ biraz feminist akımların çok yoğun yaşandığı bir çağ. Özellikle 1960 dan sonra feminist akımlar başladı. Amerika da Newyork Menhetın de feminizmin teorisyeni olarak bilinen bir kadın var. Betty Friedan diye. Kendisi Yahudi bir hanım. Bütün hayatını feminizme adamış, kitaplar yazmış birisi. Onunla yetmiş yaşları civarında bir röportaj yapılıyor. “Bir kadının konforu nerdedir?” diye soruyorlar.” Bir kocayla, tek eşle, sadakate dayanan bir beraberliktir” diyor. Yıllarca feminizmin mücadelesini yapmış birisi.

 

Şu anda zaten Amerika da ideal evlilikte evinin hanımı olan çocuklarının annesi olan, fakat ekonomik olarak ta kendini yeterli hisseden bir eş tarifi veriliyor. Bu feminist akımlar kadın erkek ilişkisini, kadın- erkek savaşlarına dönüştürdü.

 

Feminizm biliyorsunuz, o sana bağırıyorsa, sen de ona bağır, o vuruyorsa sen de vur tarzında şiddete karşı şiddet öneriyor.  İnsan bir haksızlığa uğradığı zaman, erkek veya kadın ikisi için de geçerli. Böyle durumlarda ne yapacağını bilmek gerekiyor. Hatta karısından korkan erkeklerle ilgili bir fıkra var. Yüz tane erkek toplanmış, birisi sormuş, “karısından korkmayan var mı” diye, erkeklerden sadece bir tanesi kalmış, 99 u korkuyorum diye öbür tarafa gitmiş. On da sormuşlar; “Ya nasıl başardın karından korkmamayı?”, “ Hanım bana kalabalığa girme demişti de, onun için onların yanına gitmedim” demiş.

 

Karısından korkmayan erkek yoktur aslında. Korkmuyorum diye esip gürleyenlere bakmayın, en çok onlar korkuyordur. Çek git, çirkinsin, döverim, boşarım gibi sözler, insanın vücuduna taş atarsın yaralanır, kurşun atarsın yaralanır, bunlar insanın bedenini yaralar. İnsanını ruhunu yaralayan şeyler de aşağılamaktır, değersizleştirmektir, kötü sözdür, kötülemektir. Kötü söz kadar insanı yaralayan bir şey yoktur.

 

Babası devamlı “sen adam olmazsın, bıktım senden Allah belanı versin, dediği için 14 yaşında bir genç intihar etti. Sırf aşağılandığı için kendini değersiz görüyor, pislik gibi görüyor, yaşamasam daha iyi olur diye düşünüyor.  Bu zalimliğin bir türü… Karşı tarafın kişiliğini ezmek, psikolojik şiddet olarak geçiyor ki, fiziksel şiddet kadar zararlıdır. Böyle kimseler için ne yapılabilir? Aile içi şiddet uyguluyor. Bazen böyle maganda erkekler vardır. Eve girer, bağırır, çağırır, herkesi susturur, gider televizyonun karşısına. Bu kolaycı bir yöntemdir. Oturup, konuşup ikna etmek yerine, esip gürleyerek. Böyle kişilere ne yapılabilir? Bazı kişilerde çözümü vardır. Nedir mesela? Birisi bağırıp, çağırdığı zaman  “seni anlamak istiyorum, biraz yavaş konuşur musun?”  dediğiniz zaman, onu düşünmeye sevk ettiğiniz zaman mesafe kat edersiniz. Sende ona bağırdığın zaman onun savaş alanına girersin, o seni bastırır, daha çok bağırır. Fiziksel olarak ta daha güçlü olduğu için. Yani eğer bağırıp çağıran bir insanı yenmek istiyorsan onu düşündürecek bir şeyler yapmak lazım.

 

Yavaş bağırmak mümkün olmadığına göre, “seni anlamak istiyorum” derseniz, onun ezberi bozulacak, kendini sorgulamaya başlayacak. Ama bazı durumlarda ne yapsan da bağırıp çağıran erkekler vardır. Onlar azınlıktadır. Böyle durumlarda mahkemeye intikal eden, devamlı döven, şiddet uygulayan, sakat bırakan... Bir tarz avam tabir olacak ama böyle erkeklerde de ayı geni var maalesef, bunlara karşı bir şey yapılamıyor. Ama erkekteki şiddeti beslememek önemli…

 

“Yetişkinler özellikle babalar,  televizyon bağımlılığında nasıl koparılır, anneler gezme ve dedikodudan eve nasıl çekilir.”

                  

“Gezme ve dedikodudan nasıl çekilir. Bu bir kitap yazacak kadar önemli bir soru. Şimdi bilgisayar televizyon bağımlılığından kısmen bahsettik. Çocuğumuz eğer televizyonda yanlış şeyler görsün istemiyorsak bizim örnek olmamız gerekir. Çocuk yan odada ders çalışırken, biz oturup ta aynı gol pozisyonunu 10 defa 20 defa seyrediyorsak o çocuğa örnek olmadığımız için faydası olmaz.

 

Eğitimde en önemli yöntem model olmaktır, örnek olmaktır. Onu karşımıza alarak yanlış bir şeyi “bu yanlıştır” diye anlatmak yerine yaşayarak, uygulayarak örnek olmak gerekir. Hatta kitaplara geçmiş bir örnek vardır. 6 ve 7 yaşında iki çocuk var. Babalarıyla hayvanat bahçesine gidiyorlar. Hayvanat bahçesine girerken 6 yaşındaki çocuk ücretsiz girebiliyor.7 yaşındaki ücretli. Kapıdan girerken gişedeki görevli soruyor, “çocuklar kaç yaşında” diye. Baba; “Biri 6 yaşında, diğeri 7 yaşında ücretli” diyor. Gişedeki görevli: “Sen ikisi de 6 yaşında deseydin ben ücret almazdım, ben çocukların kaç yaşında olduğunu bilmiyorum ki” diye babaya biraz gereksiz dürüstlük yaptın kabilinde şeyler ima ediyor. Baba “evet sen onların birinin 6, diğerinin 7 yaşında olduğunu bilmiyorsun ama onlar biliyorlar” diyor.

 

Yani o çocuk orada saatlerce konferans dinleyip dürüstlüğün önemi anlatılmaktansa, böyle bir canlı örnek yaşadığı zaman o çocuğun ruhuna işler artık. Ruhuna tohum halinde atılmıştır. İlerde onun kişiliği haline gelir bu. İşte böyle televizyon izlerken de seçici izleyici olmak gerekir. Yasaklamak çözüm değil.

 

Böyle bir evlilik biliyorum. Boşanmaya varan bir evlilik vardı. Büyücüye cinciye filan gitmişler. Sizde büyü var demiş cinci. Onların aile hayatını ne kadar televizyon izlediklerini, televizyonun devamlı açık olduğunu bilen birisi; “Ben biliyorum sizin büyünüzü, başköşede oturuyor” demiş. Hatta bazı iletişimciler televizyona “büyükbaba” diyorlar. Büyükbaba nedir? Başköşede oturur, herkes onu dinler, herkes onu saygı gösterir. Televizyonda aynı şey,  herkes onu dinliyor, onu seyrediyor. Müthiş bir kültürel aşılama aracı, propaganda aracı.

 

Çocuklarımızın, gençlerimizin geleceğini düşünüyorsak, onları kendi kültürümüzle yetiştirmek istiyorsak onlara oradaki rol modellerle kendilerini özdeştirmemeleri için, onunla oturup konuşmak zaman ayırmak, birlikte zaman geçirmek gerekir. Mesela çocuğunuzu alıp tarihi yerleri gezmek, oturup sohbet etmek, konuşmak, olayların üzerinden konuşmak, bunu yaptığımız zaman, çocuk annem babam yanımda, benimle ilgileniyor dediği zaman çocuğun ruhuna tohumlar atmış oluruz, onun ihtiyacını gidermiş oluruz. Böyle fırsatları kollamak gerekiyor, çocuğun gelişen ruhuna etki etmek için. Bilgisayar veya televizyonda çocuğu ancak böyle kurtarabiliriz.

 

Annelerin gezmeden tozmadan çekilmesine gelince, çocuklar bizim evimizin ürünüdür. Evimizde dominant konu nedir? Evimizde oturup bir araya geldiğimiz zaman en çok sohbet edilen konu paraysa, sohbet edilen konu giyim kuşamsa, sohbet edilen konu çiğ köfte, hamburger, yemek içmek v.s. Yani evde baskın konumuz nedir, buna bakalım. İlgi alanımız, zihinsel yatırım alanımız ne? Çocuk onlara göre yetişiyor.

 

Mesela batı kültüründe yeme bozukluklar fazla, bir tür manken hastalığı var. Kız çocuğu 29 kilo olduğu halde kendini yüzlerce kilo zannediyor. Yemiyor içmiyor.%15 ölüm. Hormonları bozuluyor, yemek iştah duygusu yok. Bu batı kültürünü beden imajı ile ilgili.  Batı kültürünün dış görünüme fazla önem vermesinden kaynaklanan bir hastalık...

 

Evde bakıyorsunuz fiziksel güzellik konuşuluyor. Kim daha çok ilgi görüyor. Güzel giyinen ilgi görüyor. Kim daha çok ilgi görüyor. Güzel olan. O zaman ben güzel olmalıyım. Güzelsem iyiyim, güzel değilsem kötüyüm diyerek çocuk yetiştirdiğiniz zaman, bu çocuk ergenlik dönemine girdiği zaman güzellik için bütün değerlerini terk eder.

 

Zengin olursan iyisin, zengin olmazsan kötüsün. Çocuğun kafasındaki değer yargıların nelerden oluşturuyoruz. Onun için gençler gelin bana “bize ne tavsiye edersiniz?” diye sorduklarında, onlara, “gelecek projeniz olsun” diyorum.

 

Bir insanın hayatında bir hedef piramidi vardır. Hedef piramidinin en tepesinde soyut hedefler olması gerekiyor. Mesela hayatımın sonuna geldiğim zaman nasıl anılmayım, mezar taşıma ne yazılsın isterdim, nasıl bir insan olarak bilinmeliyim. Son hedef budur, “iyi insan olmak”, kendine böyle bir hedef koyması gerekir.

 

Modernizm bu hedefi koymuyor, senin araban olsun, mesleğin olsun yeter. Çocuğa bu hedefi koymak gerekiyor. Bu yüzde yüz önemli. “İyi insan olmak”. Ondan sonra %98 evin olsun, araban olsun v.s. beynimiz kendi kendini programlayan bir organ.

 

Diyelim İstanbul'da oturuyorsunuz. Taksimdesiniz. Kadıköy'e gitmeyi düşünüyorsunuz. Araba'ya bindiniz ve bir daha onu düşünmediniz. Yine Kadıköy'e gidersiniz. Çünkü beyninize o programı yüklemişinizdir. Yahut ta gece dörtte kalkacağım diye niyet edip yattınız, Saati kurmadan kalkarsınız.  Mesela bazı kimseler vardır. Ben ne yapsam sabah namazına kalkamıyorum derler. Aslında o kimseler canı gönülden mutlaka kalkmama lazım diye şiddetle arzulayarak yatsalar, saati kurmasalar bile saati kurmuş gibi kalkarlar. Yani yarım, olsa da olur, olmasa da olur, dersek kalkamayız.

 

Beynimiz kendi kendini programlayan bir organdır. Beynimiz nasıl programlarsak, ona yönelik olaylar arasında bağlantı kuruyor. Onun beyindeki programını gerçekleştirecek pozisyonlar alıyor, farkında olmadan. Onun için bir çocuğa yüksek idealler vermek gerekiyor. Gence yüksek idealler hedefler koyduğumuz zaman, o amaca ulaşmak için olayların o taraflarını görüyor.

 

Hatta “kendini gerçekleştiren kehanet” diye psikoloji yasası vardır. Mesela yeni evlenen bir genç kız ben ne yapsam da kaynanam kocamı benim elimden alacak diye inanmışsa ve kayınvalide daha dünkü çocuk bu kız oğlumu benim elimden alacak diye inanmışsa, bu farkında olmadan, bu kişinin beden diline yansıyor. Tabağı koyarken sert veriyor, bakışları sertleşiyor, onda sonra genç kız şöyle diyor: Ya bu kayınvalidem bana ters ters bakıyor, niyeti iyi değil, demek ki ben düşüncemde haklıymışım diyor, bu işte kendini gerçekleştiren kehanet oluyor.

 

Bunun için mesela bir hadis-i kutsi var: “Ben sizin zannınızla beraberim” buyuruyor. Yani Allah Teala iyi zanda bulunursak bize iyi şeyler yaptırıyor, kötü zanda bulunursak kötü şeyler yaptırıyor. Onunu için iyi zanda bulunup kendimize iyi programlar yüklersek, farkında olmadan iyi şeyler yapıyoruz. Bunun için “niyet”  artık tıpta bilimsel kategori haline geldi. Yeni beyin çalışmalarının ilgi alanlarında birisi niyetli davranıştır. Yapılan bilimsel araştırmalarda bir insan yemek yemeye niyet ederken, yemek yemeyi seyrederken ve yemek yerken beynin aynı alanları çalışıyor. Demek ki yemek yemeye niyet ettiğimiz zaman beyin yemek yiyor gibi çalışmaya başlıyor. O halde niyet beyinde gerçekleşmiş gibi bir canlanma yapıyor.

 

Niyetli davranış bunu için tıpta bilimsel bir kategori, niye, niyet ettiğiniz zaman yapmış gibi beyin aktif harekete geçiyor. Niyet etmek program yapmaktır. Bunun için hedefi olan, amacı olan bir anne bir baba evdeki baskın konu neyse, herkes onu gerçekleştirmeye göre davranır. Evdeki manevi üretimde o paralelde olur. Evde neyi yüceltiyor, neyi değerli gösteriyor, neyi değersiz gösteriyoruz, bir özeleştiri yapıp, evde baskın konu nedir, evde daha çok neler yapılıyor evde bu konuları gündeme getirelim, nasihat gibi değil, tartışmak, konuşmak paylaşmak anlamında bunu yaptığımız zaman. Bir bahçede böcekler üredikten sonra onları ilaçlamaktan daha önemli şey, oraya bakım vermektir. Oraya bakım verirsen, güzel çiçekler ekersen, zaten böcekler oraya giremez. İnsan aile hayatına da iyi ve güzel davranışları ekerse, kötülükle mücadele etmeye gerek kalmaz o zaman.

                  

“Çocuk eğitiminde sorumsuz, el iyisi ev delisi neye nasıl davranmak gerekir?”

                  

“Evet, elin iyisi evin delisi derler. Gerçekten bazı erkekler vardır böyle, dışarıya karşı çok saygılı, terbiyeli ama evde terör havası estirir. Elin iyisi evin ayısı diye de söylenir. Bu tipler genellikle böyle mükemmeliyetçi tiplerdir. Başkalarına çok önem verir ama kendi yakınlarını çok önemsemez. Ailesine karşı adil olmaz, kendine karşı da adil olmaz. Başkalarının düşüncelerini çok önemsedikleri için. Bu kişilerde farkındalık sağlamak gerekiyor. Sen şöylesin diye suçladığın zaman savunma duygusu uyanır.

 

Bir örnek olayı ele alıp,  terapilerde öyle yapıyoruz, evde diyelim bir tartışma çıktı, senelerce aynı tartışma devam eder durur, bununla ilgili bizim, duygumuz ne düşüncemiz ne, tepkimiz ne. Bakıyoruz duygular bazen yer değiştirir. Mesela üzüntü duygusu bazı kişilerde öfke duygusuyla yer değiştirir, evcil hayvanı olanlar bilirler, yaralıyken bir kedi veya köpeğin yanına yaklaşırsanız hayvan size kendisini sevdirmez. Sizi sevmediğinden istemediğinden değil, yarası vardır, incinmemek için sizi istemez.

 

Diyelim eşinizin morali bozuk, canı sıkkın, o anda onun üzerine gittiğiniz zaman size tepki verir,  bak bu adam beni sevmiyor, ne zaman yanına yaklaşsam bana ters davranıyor, deyip, genelleme yapıp, yanlış davranış sergileyip, alınganlık gösterirseniz yanlış anlamış olursunuz. Oda dişe diş derse, siz ona, o size kişilik çatışması olur.

 

Evlilikte olumsuz tarafları düzeltmeye çalışanlar iletişim kuramazlar. Olumsuzu düzeltmek yerine olumluya pekiştirme yapmak, olumluya vurgu yapmak çok önemlidir.

 

Diyelim bir çocuğa iyi bir davranış öğretmek istiyorsunuz, diyelim ibadetini yapmasını istiyorsunuz ama yapmıyor. Ona her gün hadi yap, hadi yap demek yerine bir defa yaptığı zaman yakalayıp, bak ne güzel oldu, oğlum aslansın, kaplansın deyip onu ödüllendirmek, pekiştirmek. Yapmadığı zaman kızmak cezalandırmak değil, yaptığı zaman takdir ve övgüyle yaklaştığımız zaman çocuk içinde babam neyi seviyor, neye önem veriyor diye düşündüğü zaman, babam şunlara önem veriyor diye düşünür. Korkutarak disiplin sağlamak eli sopalı disiplin sağladığımız zaman çocuk ergenliğe ulaştığı zaman babaya karşı düşmanca duygular geliştirir. Böyle kişilere olumsuz davranışları düzelmek yerine olumlulara vurgu yaparak, olumsuzları da kendilerinin görmesini sağlamak gerekir.

 

Burada ana sihirli kelime  “zaman”. Sabır derken sabır iki türlüdür. Bir aktif sabır vardır. Bir pasif sabır vardır. Pasif sabır oturup beklemektir. Aktif sabır, hareket halindeki sabırdır. Ne yaparsam bu işi düzeltirim, nasıl çözümler ararım deyip, çözümler arayarak, kafa yorarak beklemektir. Bu tarzdaki sabır sonuç verir. Bu sabır idealist sabırdır.

 

Arkadaşlarla birlikte olmamız gerekiyorsa ilişkilerimiz hangi düzeyde olmalı, arkadaş bizleri etki alanına almaya çıkışıyor. Toplumun yararına olan şeyleri arka plana atıyor ve baskın karakteriyle gruptaki arkadaşları etkiliyor. Bu gibi insanlara tavrımız nasıl olmalı?”

 

Söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmama devrimizin hastalıklarından birisidir. Bu zaman isteyen bir çabadır. Böyle insanlar dürüstlük konusunda söz söylemeye başladıkları zaman mangalda kül bırakmıyor. Ama yaşamaya gelince dediği ile yaptıkları birbirini tutmuyor.

 

İki türlü dürüstlük var: Birincisi sözel dürüstlük ikincisi: İnsanın kendine karşı dürüst olması. Kendine karşı dürüst olmasını yaşarak öğrenmesi gerekiyor. Bu kişinin yaşayarak öğrenmesi için fırsatlar kollamak gerekiyor. Yalan söylemek bu insana doğal gibi geliyorsa…

 

Üç türlü yalancı var: Birincisi Yalan makinelerine yakalanan yalancılar ki klasik yalancılar. Yalan söyledikleri zaman cilt ısısı değişir, kalbi hızlı hızlı atmaya başlar oradan anlarsınız ki bu yalan söylüyor. Stres yönetiminde tedavide kullandığımızın biyofitbek yöntemi var. Kişinin beyin dalgalarını bilgisayar ekranında görüp düşünce okuma yöntemi. Bu kişiler pişmanlık duyuyorsa çözüm kolay. Pişmanlık duymuyorsa ki, yaptığı yalandan rahatsız olmayan kişiler. Böyle adamlara teflon adam diyoruz.

 

Bu tabir İngiltere’de polis müdürüne tabir ediliyor. Polis müdürüne 9-10 yaşlarında iki kız çocuğu emanet ediliyor o da çocukların porno fotoğraflarını yayınlıyor, pazarlıyor ve şikayet ediliyor. Mahkemeye veriliyor. Mahkemede öyle beyefendi giyimli ve hareketleri o kadar kibar ki, hiç vicdanen rahatsızlığı yok, pişmanlık yok, suçluluk yok, acıma yok tam bir teflon tava. Teflon tava kendisi yanmaz ama içindekini yakar. Bu insanlar da böyle. Başkalarını yakıyorlar ama, utanma, acıma, vicdan hiçbir şey yok. Bunlarla mücadele etmek çok zordur. Böyle kişileri övmemek gerekiyor. Övdüğünüz zaman kötülük yapmış olursunuz.

 

Onlara alçak gönüllü davranmamak gerekir. Onlara kararlı tutarlı davranmak gerekiyor. Öylelerine çatır çatır gerçekleri yüzüne söylemelisiniz. Ciddi anlamda pişmanlık duyuyorsa, dediklerini gerçekleştirmesi için ona zaman tanımak gerekiyor. Hedef koymak, onaylamadığınızı hissettirmek gerekiyor. Yanlış söylemelerini onaylarsanız, etkisiz kalırsanız ona kötülük yapmış olursunuz.

 

Bir diğeri, kişi yaptığının yanlış olduğunu biliyor, vicdanen çok da rahatsız olmuyor. Böyle tehlikeli kimselere tavır koymak gerekiyor.  Beden dili ile bu kişilere onaylamadığınızı hissettirmek gerekir. Onaylamadığınız zaman belli bir süre sonra bu kişi yalnız kalır. Yalnız kaldığı zaman öz eleştiri yapabilir. Eğer bu kişiler başarılıysalar iş daha zordur. Başarılı oldukları için eleştiriye de kapalıdırlar. Böyle insanlarla konuşamıyorsanız mektup yazın. Emin olduğunuz konuları tarihini de belirterek yazın. Yoksa bu kişi ile yaşamak kedi ile aynı torbada olmak gibi zordur. Sizi terapist yaparlar.

 

Değerli Hocam: Özellikle gençlerde içe kapanıklık, sürekli yalnız kalma, odaya kapanıp ebeveyn ile iletişimi kesme, kendisini ifade edememe, hiçbir şeyi beğenmeme, ana-baba ve kardeşleriyle çatışma ve öfke krizleri, fiziksel gelişim ve değişim dönemini çocukların rahat atlatabilmeleri için ebeveyn ve çevreye düşen sorumluluklar, uyuşturucu maddelerden uzak tutmanın kısaca yolları, medyanın ve bir takım yayınların çocukların cinsel gelişimine etkileri ve alınabilecek önlemler  neler olabilir?  Dengeli bir cinsel eğitim nasıl olmalı? Genellikle çoğu ailelerin problemi; yaptığı işe odaklanamama, konsantrasyon bozukluğu konularında kısa bilgiler verebilir misiniz?

 

Gençlerde bu içe kapanıklığın olması bazı durumlarda gizil bir depresyon oluyor. Gençlerdeki depresyon da tipik durgunluk, içe kapanıklık gibi yaşanmayabiliyor. Davranım bozukluğu, öfke, sinir gibi oluyor. Bu gençlerde de, erişkinlerde de beyinde bir madde var o azaldığı zaman öfke, içe kapanıklık, hayattan zevk almama oluyor. Böyle durumdaki kişi hastalık derecesinde ise onu tedavi etmek gerekiyor.

 

Öfkeli bir öğretmen hanım biliyorum, Bağırdığı zaman sınıf inlerdi. Kişiliğinin gereği değildi. Gizli bir depresyona bağlı. İlaç verdik. Birkaç hafta sonra geldiği zaman “Doktor bey bu kadar da olmaz ki, öğrenciler sıraların üzerine çıkıyor yine kızamıyorum” dedi.

 

Bakın ilaçla tedavi edilebiliyor. Beyin kimyası bozulması diye hekimde kanaat oluşmalı ve ona göre ilaç verilmeli. Özellikle ölüm düşünceleri var mı, intihar eğilimi nasıl? Gençlerde intihar vakaları beyindeki bir madde eksikliği sebebiyle yaşanabiliyor. 

 

Çocuklar kendini ifade edemiyorsa, odaya kapanmışsa bu genellikle bağımlılık riski de oluşturuyor. Çocuk odaya kapanıyor, perdeleri kapatıyor ve yalnızlığı tercih ediyorsa, rengi solmuşsa, izole yaşamaya başlamışsa onun arkadaşlarına dikkat etmek gerekir. İlişkilerine dikkat etmek gerekir. Madde kullanımında olabiliyor. Bu zamanda da sentetik uyarıcılar var. Çok ucuz ve kolay elde edilebiliyor. Bütün dünyanın çözüm üretemediği bir problem. Kazara gençler bunu dememek için yapabiliyor. Böyle durumlarda anne baba ilgili ise fark edebiliyor. Eğer çocuk ya ailem ya ben duygusuna girerse hemen vazgeçiyor.

 

Anne baba ilgisizse… Hatta bir psikolog arkadaşın başına gelen olay...  Baba çocuğunu bir psikologa götürüyor. Babasının biraz ilgilenmesini söyleyince baba: Annesiyle biz anlaştık. Liseye kadar anne ilgilenecek, liseden sonra ben ilgileneceğim deyince çocuk ”Baba ben lise ikideyim” diyor. Baba daha çocuğunun lisede okuduğunu bilmiyor. Sorsan meşguldür Türkiye’yi kurtarıyordur. Vatanı kurtarıyorum derken nefsinin taklitlerine mi kurban gidiyorsun bunu iyi bilmek lazım.

 

Çocuğumuzun gelişen ruhuna onun yanında mıyız? Mesela Çocuğumuzun, bebeğimizin ilk yürüyüşünü kim gördü? Biz mi gördük, evdeki bakıcımı gördü. Çocuğunuzun hayattaki ilk sürprizlerini birliktemi yaşadınız. Bütün bunları, çocuğun o her safhasını yürümesini, eğlenmesini, sevinmesini paylaştık mı? 

 

Duygu paylaşımı demek sadece eşyayı paylaşım değil ki. Duygularını paylaşmak, hayatı paylaşmak… Duygusal sermaye dedik. Bu para paylaşmaktan çok daha önemli… Duygusal sermaye beyinde bir belleğimiz var oraya yazılıyor. Anne karnında annenin çocuğu sevip sevmediği çocuğun duygusal belleğine yazılıyor. Sevilen anne çocuğun duygusal belleğinde annem beni seviyor duygusuyla büyüyor. Onun için duygusal hafızamıza sevilip sevilmediğimiz kaydediliyor. Duygu öyle sanal bir bilgi değil. Kimyasal harflerle yazılıyor.

 

Diğer bir eğitimde cinsel eğitim: Bu zamanda çocuklar cinsel uyarıcılarla, başkan çıkarıcılarla çok erken yaşta tanışıyor. Çocuğun yaşına uygun bu konuda eğitim vermek önemli. Çocuğu cinsellikle ilgili “Leylekler getirdi” vs. gibi şeyler söyleniyor ama inandırıcı olmuyor.  Ama çocuğunla oturup da yaşına uygun abartılı yanlış bilgilerde verilmez. Çocuğa yaşına uygun cinsel eğitim vermeli fakat cinsellikle ilgili ödev vermemeli. O konu ile ilgili, o konuyu çok yaşatacak, gündeme getirecek, denemeler yaptırtacak davranışlara gitmeden eğitmeli. Çocuk cinsellikle ilgili bir şey sorduğu zaman anne esrarlı bir şekilde gülmeye başlıyor. Birden bire aşırı tepki veriyor. Çocuk onun üzerine “ha bu konu önemli bir konu”  annem bıyık altından güldü. Aşırı sinirlendi diyor ve bu konu onun beyninde hassas bir dosya olarak yazılıyor. Hâlbuki anne bunu doğal bir durumdur. Zamanı gelince şöyle yaşanacaktır. Diye soğukkanlı bir şekilde anlatsa çocuk bunu ne abartının soğukluğu ile ne abartılı merak uyandıracaktır.

 

Mesela bekâret konusu soruluyor. Kültürümüzde bekâret konusunda genç kıza çok çelişkili uygulamalar var. Batı kültüründeki yanlış uygulamalar var. Hâlbuki genç kız ya da erkek de bu iş çok önemli. Namus sadece genç kızlar için önemsenir. Hâlbuki namus hem kız için hem erkek için önemlidir. Bekâret konusu insanın hayatında özen ve önemli bir konudur. Cinsellik Özel ve önemli olunca da özel ve önemli insanla paylaşılmadır. Bu özel insan eşinizdir. Eşle paylaşılması gereken eşliğe has bir duygudur. Bu duygu sayesinde ailede sadakat artıyor. Bunun için cinselliği eşimle yaşamaya göre doğru budur tarzında bu konuyu konuşabilmek gerekir çocukla… Yoksa popüler kültürün etkisinde kalırsanız monernizm adı altında çocuklara yanlış telkinler veriliyor. Yanlış yönlendirmeler yapılıyor.

 

Batıda kiliselerin başlattığı bir hareket var. Erken anneliğe karşı hareket… 14–16–18 yaşlarında üç kızı olan bir anne İngiltere de hükümete başvuruyor.  14–16–18 yaşlarındaki çocuklarının kucağında birer çocuğun olduğu bir fotoğraf gösteriyor. Bun üç kızımın arkadaşlarından çocuğu oldu. Ben de torunlara bakamıyorum devlet baksın. Diyor. Kilise onun için erken anneliğe karşı olarak bekâretin kutsallığının anlatılmasına başlar. Bekâreti öven sanatçılar daha çok popüler olmaya başladılar. Batı deneme yanılma ile bunu buldu. Zamanında özgürlük diye birçok kutsallığı yok saydı. Semavi değerleri yok saydı. Şimdi ise deneme yanılma ile bunlar doğruymuş, önemliymiş, gerekliymiş demeye başladı.

 

Bizim elimizdeki kültürümüzde bu değerler varken bunları çocuklarımıza hiç çekinmeden, utanmadan, başımızı eğmeden öğretmemiz gerekiyor. Bunları öğretmediğimiz zaman cinsel tacizler yaşanıyor. Eğer çocuğa küçük yaşta cinsellikle ilgili doğru eğitim verilirse dayısı bile olsa, amcası bile olsa çocuğun mahrem bölgeleri var vücudunda. O bölgeler sadece sana aittir. Baban bile olsa bu bölgelere dokunmamalı tarzında bir mahremiyet eğitimi alırsa çocuk ileride en yakın akrabası bile şakayla da olsa bir şey yapsa bu benim özel alanım, bunlar bana ait diye bu duyguyu öğretmek gerekiyor. Cinsel tacizlerin en önemli sebebi bu sınırların öğretilmemesidir. Bunlar cinsel eğitimle olur. Anne babanın farkında olmadan bu konuyu çocuğa nasıl zamanı gelir, televizyonda bir haber olur, bir fırsat olur bu konuyu açıp kullanırsınız. Ama karşınıza alıp vaaz vererek, konferans vererek olmaz.

 

Yaşanan her olayı fırsat bilelim, hem kendimizi geliştirmekle hem çocuğumuza hayatı öğretmekle bu işi başarabiliriz. Akademik başarıdan, okul başarısından daha önemlisi hayat başarısıdır. Hayat başarısını çocuğa öğretebilmek için zihinsel emek, çaba, yatırım gerekiyor. Buda hiç zor değil biraz gayret gerek.

  

Çok teşekkür ederim..

 

 

 
 
 > Kur'an-ı Kerim
 > Hadis-i Şerif
 > Hac ve Umre
 > Dua
 > Dini Sorular
 > Dini Yayınlar
 > Vaaz ve İrşat
 > Kutlu Doğum
 > Hizmet Standartları
 > Hizmet Envanteri
 > Bilgi Edinme
Yeni Web Sayfamızı Nasıl Buldunuz ?
Çok Güzel
Orta
Kötü
 

 

 - İLÇE MÜFTÜLÜKLERİMİZ

  - BAĞLANTILAR 

 - KAYSERİ İL MÜFTÜLÜĞÜ 

 - SARIZ MÜFTÜLÜĞÜ   - ÖZVATAN MÜFTÜLÜĞÜ    - İL VALİLİĞİ 
 -  BÜNYAN MÜFTÜLÜĞÜ  - TOMARZA MÜFTÜLÜĞÜ   - KOCASİNAN MÜFTÜLÜĞÜ    - İL BELEDİYE 
 - DEVELİ MÜFTÜLÜĞÜ  - YAHYALI MÜFTÜLÜĞÜ   - MELİKGAZİ MÜFTÜLÜĞÜ   - İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ 
 - FELAHİYE MÜFTÜLÜĞÜ   - YEŞİLHİSAR MÜFTÜLÜĞÜ      - İL EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ 
 - İNCESU MÜFTÜLÜĞÜ   - AKKIŞLA MÜFTÜLÜĞÜ      - RESMİ GAZETE 
 - PINARBAŞI MÜFTÜLÜĞÜ   - TALAS MÜFTÜLÜĞÜ     - TDV 
 - SARIOĞLAN MÜFTÜLÜĞÜ   - HACILAR MÜFTÜLÜĞÜ      - İSAM
        - OSYM 

ANA SAYFA | SİTE HARİTASI | İLETİŞİM | WEB MAİL

Kayseri İl Müftülüğü Hunat Mah. Ahmet Yesevi Bul. No: 4 Melikgazi / KAYSERİ

Tel : 0.352 222 20 88 - Fax : 0.352 222 88 97

© 2012  Kayseri İl Müftülüğü, Tüm hakları saklıdır.