![]() | |||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||
Ana Menu
|
GÜNÜMÜZ AİLE PROBLEMLERİ
------------------ GÜNÜMÜZ AİLE PROBLEMLERİ (PANEL)
İl Müftülüğümüz Aile İrşat ve Rehberlik Bürosu tarafından “Günümüz Aile Problemleri” konulu bir panel düzenlendi. 24 Mayıs 2009 tarihinde İl Özel İdaresi Konferans Salonu”nda gerçekleştirilen panele konuşmacı olarak, Dr. Mediha Ürkmez, Uzman Psikolojik Danışman Dilek Zekiye Taş ve Dr. Semin Güler Oğurtan katıldı. İl Müftü Yardımcısı Cansever Dokuz'un yönettiği panelin geniş özeti aşağıdadır. Dr.Mediha Ürkmez, “Ana- Babaların En Çok Yaptığı Hatalar” üzerinde konuştu ve şunları söyledi: “Size ana-babaların hem de iyi ana-babaların yaptığı hatalardan bahsedeceğim. Hepsi evlerimizde yaşadığımız, bir çocuğumuza değilse bile öbürüne yaptığımız hatalar. Bunu ciddi olarak ayırt ederek konuşmama başlamak istiyorum. Kötü ana-babaları değil, iyi ana- babaların yaptıkları hatalardan bahsedeceğiz. Çünkü kötü ana- babalar: Aç bırakan, harçlık vermeyen, sözlü hakarette bulunan, aşağılayan, alay eden, bedenen inciten(dayak, yakma vs.). Yakmayı yapar mı bir anne? Yapar. Anneler idrar terbiyesinde filan çocukların üzerine çok yürüyorlar. Bunu gençler bilmiyorsa da, bizim yaşımızdakiler çok iyi biliyorlar. Karanlıkta bırakan, hapseden, kesmekle yahut kesecekmiş gibi yapmakla, sözle “seni doğrar yerim” diye şaka bile yapan, bunları yapacakmış gibi yapan. Sadece yapanlar değil, yapacakmış gibi yapanlar da yapanlar kadar çocuklarını incitmektedir. Evden kovan ve bunları kasıtlı olarak yapan ana-babalar ebeveynler. Şimdi bu konuyu burada bırakıyorum. Bugün niyeti çok iyi olan, hatta evladına annesinden babasından akrabalarından da daha iyi ana- baba olmaya çalışan, bunun için kolları sıvamış, gayet güzel bilgilerle kendini donatmış anne babaların bile fark etmeden yaptıkları hataları konuşmak istiyoruz ki bir bilinç durumu oluşturalım. Neden hataları konuşuyoruz? Hatalar bir toplulukta ana-baba bilinçlendirilmesi için ilk konuşulacak konu diye düşünüyorum ben. Çünkü hatalarımız bizim çocuklarımıza ulaşmamızı engelliyor. Kendisine ulaşılamayan çocuk ebeveynden bir şey öğrenemez veya öğrenebileceklerinin birazını öğrenir. Maalesef o öğrendiklerini de, ebeveyninin mekânından uzaklaştıktan sonra değiştirmeye niyetli olarak öğrenir . Hatalı yaklaşımlar çocukların bize kulaklarını tıkamasına, gözlerini kapamasına ve söylenenleri unutan bir hafızaya hatta hiç duymayan bir kulağa sahip olmalarına sebep olur. O nedenle hatalardan daha çok konuşmak istiyoruz ki, çünkü hatalarımız olmadığında başarı kendiliğinden geliyor. Şunun farkındayız ki, nice okumuş, çok zor meslekleri başarmış ana babalar, çok yanlış ebeveynlik sergilerken, hiç mektep medrese görmemiş, nice ferasetli olgun kişilik sahibi ana-babalar gerçekten evlatlarını saygıyla sevgiyle kendi bildiklerini doğru dürüst naklederek hevesle donatarak evlerinden yolcu ediyorlar. O bakımdan hatalarımız bizim çocuklara ulaşmamızı engelleyen davranışlar olduğu için biz bugün hataları öne almak istedik. Hatalarımızdan birincisi, karşımızdakinin çocuk olduğunu unutmak: Şimdi bunu normalde bir anneyle konuştuğunuzda, “ay olur mu işte çocuk” der. Biz bunu bilmeden sergiliyoruz. Bizim çocuğa davranışlarımızda esas olacak bir cümle söylemek istiyorum. Çocuktan çocukça beklentiler içinde olacağız, ama biz çocuğa davranırken olgun bir insan, onun saygın bir insan olduğunu, hatta Peygamber Efendimizin deyimiyle asil bir insan olduğunu hatırlayarak davranacağız. Bu farkı her zaman yaşatamıyoruz ailelerimizde. Ebeveynler çocuklarıyla hiç yaş farkı yokmuş gibi konuşuyorlar. “Yapma be” diyor. Aradaki farkı örten bu davranış, çocuğun bizden alacaklarını ucuzlaştıran, basitleştiren bir davranış oluyor. Biz çocuğa davranırken çocuk, büyükmüş ve saygın bir insanmış gibi davranacağız ama çocuktan bize gelen her mesajın, her düşüncenin her tepkinin hatalı olabileceğini bekleyerek davranacağız. Ama “sen hatalısın” mı diyeceğiz. Hayır. Bunu sözle bildirmeyeceğiz. Ancak beklentimiz; hata yapabilir, çünkü daha çocuk şeklinde olacak. Bu yaklaşım çocukların eğitiminde bizi daha etkin, daha verdiği alınabilecek bir konuma getiriyor. Çocuk, bulutlu bir havada “anne akşam mı oldu?” diye sorduğunda, anne gülüyor. “Git be kızım ne akşamı, daha baban gelmedi.” Hâlbuki “hayır akşam olmadı” diyebilir. Ne yazık ki biz çocuklarımızın zamanı, mekanı, kişiyi, geceyi, gündüzü, mevsimleri, uyuyanı, ölüyü, baygını, dargını muhabbetliyi, canlıyı, cansızı iyi ayıramadığını fikren bildiğimiz halde, çocuklardan böyle bir ayıramama belirtisi geldiğinde gülüyoruz. Gülmek bunu bilen bir kişinin yapacağı tavır değil. Hem bilip, hem de bunu yapmamız bizim yanlış bir alışkanlık içinde olmamızın neticesindedir. Eğer çocuktan karıştırdığı kavramlar olabileceğini bilerek bir beklenti içindeysek, o zaman bu kavram kargaşası durumu sergilendiğinde saygılı davranacağız. “Evet, daha akşam olmadı yavrum, hava bulutlu, gel bakalım güneş görünüyor mu?” Perdeyi açıp göstererek kavraması için ona yardımcı olabiliriz. Çocuklar alçak sesi duyarlar. Enteresandır büyüklerin işitme kabiliyeti ile çocukların işitme kabiliyeti farklıdır. Farklı frekansta sesleri duyarlar. Dolayısıyla çocuklara bağırmadan konuşacağız. Bizim hepimizin bağırmak, yüksek sesle konuşmak yanlışı var. Çok çok üzülerek söylüyorum yaygın bir yanlış bu. Bir de çocuklara bunu uyguladığımızda, zaten cüssemizden dolayı bizi büyük ve güçlü gören bir çocuk, işitemediği cümleleri yanlış yorumlayarak, sert mimiklerle, sert bakışlarla, kötü bir beden diliyle karşısında duran bir ebeveynin ne istediğini ne yazık ki anlayamıyor. Hatırlarsınız çocukluğunuz da defalarca “ama hangisi için kızdı, bilmiyorum?” diye ya kendimiz düşünmüşüzdür ya da etrafımızda çocuklarımızın veya yeğenlerimizin düşündüğüne şahit olmuşuzdur. Dolayısıyla çocuklar alçak sesle yüzlerini bakılarak söylenilen, hatta hatta onları kendi yüz seviyemize eşit seviyede tutarak, yüz yüze ağız seviyemize getirerek, tane tane onların anlayacağı dille, kelimelerle, edebiyat yapmadan, yalın bir şekilde konuşmayı anlarlar. “Uslu dur kızım!” Hiçbir şey anlamaz bu çocuk. “Şimdi sessiz durmamız gerekiyor. Burası dua yeridir. Bak dua amcanın okuduğu veya teyzenin okuduğu.” Net olarak ne istediğimiz belirten, sade bir ifadeyle, alçak sesle konuşmamız lazım. Evet; zaman, mevsim, söz, duygu, düşünce ve davranışlarda bilinmezlilik, hayalle gerçeği bilmezlik. Aylarca günlerce evde başka kardeşi varmış gibi oyun oynayan ne çocuklar duyduk doktor olarak. Annesi: “Doktor Hanım dehşete düşüyorum, olmayan birisiyle bütün gün yaşıyor çocuğum” diyor. “ Ahmet kardeşim gel, anne Ahmet’in uykusu gelmiş” diyor. Varmış gibi yapsam bir türlü, yokmuş gibi yapsam bir türlü, kafam karışıyor” diyor. Ne yazık ki en az üç yaşına kadar hatta altı yaşına kadar hayalleriyle gerçekmiş gibi konuşurlar ve biz onlara ne yazı ki, “yalan söyleme senin baban doktor değil, senin baban polis değil!” deriz. Yalan değil. Çocuklar gerçekleri, hayalleri, tabiî ki bu arada meslek isimlerini karıştırdıkları için devamlı rüyada gibi size olmadık şeyler söyleyebilirler. Bunları abartıp, onun atına binip, onu coşturmak değil kastımız. Onu saygıyla dinleyip, “Anlıyorum. Ahmet diye bir kardeşin olsun istiyorsun. Şimdi sen Ahmet var gibi oynamak istiyorsun, siz Ahmet’le oynayın” deyip sessizce aradan çıkabiliriz. Çocuklar belirli bir olgunluğa gelmeden bazı eğitimler verilemez. Mesela en önemli yanlışlarımızdan birisi, tuvalet terbiyesinde 8 aylıkken kalçalarına vurulup el izi kalan bebekler biliyoruz. 9 aylıkken annesinin tuvalet terbiyesi için cıyak cıyak bağırdığı, babasına akşam şikâyet edip, hüngür hüngür ağlayan anneler biliyoruz. Bir çocuğun idrar terbiyesi normalde iki buçuk yaşında, iki ile iki buçuk yaş arasında, kaka terbiyesi ise bir ile bir buçuk yaş arasında mümkündür. Bundan önce hazır olduğunu hissettiğimizde, isteme davranışına geçebiliriz. Hazır olmak nedir, isteme davranışı nedir? Bunlara burada konuyu uzatmamak için girmeyeceğim ama çocuk gelişimiyle ilgili kitaplardan bunların karşılığını bulabilirsiniz. Ne yazı ki, çocukların bazı yetenekleri gelişmeden, onlardan bazı becerileri göstermesini beklememiz onların kendilerine olan güvenlerini yok edebilir. Bu da çok büyük bir ebeveyn hatasıdır. Başka bir yanlış da, belirli olgunluğa geldiği halde çocuğa yapabileceği işi vermemek. Bunun için bilirkişilerden, en azından gittiğiniz çocuk doktorundan “şimdi eline kaşık verebilir miyim?” diye sorabilirsiniz. Çocuklara ne zaman tuvalet terbiyesi verilebilir, ne zaman yalnız evde kalabilir, ne zaman kardeşine bakabilir? Ben biliyorum. Anne öğretmen. Büyük çocuğa bir yaşındaki bebeği bırakıp gidiyor. Olmaz arkadaş. Bu çocuk bu sorumluluğu alacak yaşta değil, izleyebilecek kafa yapısında da değil. Zaten becerisi, deneyimi hiç yok. Bu çocuğa büyük bir stres yükler. En önemli hatalarımızdan biri de çocukların enerjilerini mutluluk sebebi değil, hüzün sebebi saymamız. “Ay gelecekler şimdi okuldan, offf koş koş koş” Evet gelecekler. Bir şeyler yiyince de koşacaklar. Çünkü onların işi o. Normal hayatı o. Onları biz koşmayan birisi haline getirirsek, sonra psikiyatriste götürmek zorunda kalırız. Kusura bakmayın Doğan Cüceloğlu Bey’in sözünü söylüyorum. “Biz çocuklara 9- 10 yaşa kadar yapma etme, dur, sus diyoruz. Sonra seansına 150 milyon verip psikiyatriye götürüyoruz.” Tedavi bir seansta mı oluyor. Hayır. Dolayısıyla biz çocuklarımızın enerjilerini olumlu yöne yönlendirmekle görevliyiz. Enerjilerini yok saymakla değil. Yaramazlık yaptıklarında “elhamdülillah” deyin. Hem siz çok rahatlıyorsunuz. Hem çocuklar suçluluk duymuyorlar yaramazlıklarından dolayı. Yaramazlık dediğiniz, aslında ben buna yaramazlık demiyorum, çocukların tabii davranışlarıdır. Bir de yanlış ithamlar var. “Hiperaktiflik” diye. Aman anneler, aman ebeveynler hiperaktiflik bir hastalıktır. Kesin teşhisi Kayseri’de yapılmamalıdır. Özel kliniklerde takip edilmelidir. Çocuklarınıza vara yoğa sıradan gündelik hareketliliklerinden dolayı hiperaktif adını takmayın. Taktırmayın. Eğer öğretmeni hiperaktif diyorsa bir doktora gitmek zorundasınız. Bu damgayı aklamak veya eğer hastalık varsa tedavi ettirmek için. Çocukların duygusal dalgalanmaları da çok şiddetlidir. Bu da onların öfkelerinin 5 dakika sonra geçeceğini gösterir. Ama biz, çocuk bir taşkınlık yaptığında beş dakika sonra geçeceğini değil, hayat boyu devam edeceğini sanırız. Bu da bizi çok üzer. O anda ne yapacağımızı unutturur. Çocuklarımızın hareketleri, öfkeleri, saldırganlıkları çok kısa zamanda geçer. Kendiliğinden geçmez. Doğru ana baba tavırlarıyla geçer. Bunun için eğer ilgileniyorsa ki, tüm ana-baların o hassasiyette olmasını ümit ediyorum, birkaç disiplin kitabı okumamız, çocukların öfkeleri, kıskançlıkları, saldırganlıkları, aşırı duygusallıkları esnasında neler yapılıp, neler yapılmayacağını göstermede bize yardımcı olacaktır. Son olarak güzel bir müjde çocukların yaralanmaları da, zorlukları da, ağır duygusal bozuklukları da büyüklerden çok daha çabuk onarılır. Çocuklar çok çabuk değişirler. Dikkatli izlerseniz birçok yabancı film bu konuyu ele alır. Annesiyle babasıyla son derece başı dertte olan bir çocuk, dışarıda bir akrabası bile olmayan mesela bir öğretmeniyle kurduğu güzel ilişkiden sonra inanılmayacak derece güzellikler sergiler. Hatta bazı yapıtlarda birkaç eşkıyanın bile akıllı çocukları güzel bir şekilde yönetip, onların enerjilerini doğru yöne sevk ettiğini izlemişimdir. Bu gözlerle bakarsak güzel şeyler yapabiliriz. Çocuklar çok çabuk değişirler, hem de iyi yönde değişirler. Bu konuda fırsatımız olduğunu düşünüyorum. Tabi danışmanlık ne kadar çok işe yarayacak? Çocuk bir defa okuldan kaçtı. Çok ağır örnekler var ne yazık ki hayatımızda. Başka birini örnek alıp okuldan kaçtı diye hapsedilen ve ondan sonra ip bağlayıp çarşaflara evden kaçan, hiç kıyamayacağımız aileler ve kıyamayacağınız evlatlar var. Bunlar bizim evladımız ne yazı ki. Bir çocuk ilk hata yaptığında lütfen bir bilirkişiyle konuşun. Bunun uzman olması tavsiye edilir. Ancak eğer bir uzman yoksa etrafınızda hemen hemen bütün kitaplar şöyle söyler, olgun yaşta saygın bir din adamı ile konuşun. “Bu çocuğa nasıl yaklaşsam daha yararlı olabilirim” diye. Emeklilik yaşında veya emekliliğini almış olgun, sevilen bir öğretmenle konuşun. Mümkünse o konuşmada anne olsun, baba olsun. Ve tabi çocuk doktorları ve pedagoglar. Bu konuda kişiliğinden şüphe etmeyeceğiniz, aşağı yukarı bütün hastaları tarafından kişilik yapısı bilinir. Gerçekten uzmanla erken konuşmak basit hataların kalıcı davranışlar haline gelmemesi için bize çok yardımcı olur. Bir başka ebeveyn hatası, bazı yanlış ezberlerimiz var devamlı nesilden nesile bunları aktarıyoruz. Bunlar bizim çocuklarımıza yaptığımız fikri hatalar. Bunlardan birkaç örnek vereyim. Mesela herkes tarafından beğenilmesi. Çok üzgünüm çok saygın insanların da düşmanları vardır. Onları beğenmeyen insanlar vardır. Çocuklarınız tabiî ki birileri tarafından beğenilmeyecek. Dolayısıyla çocuğa “herkes tarafından beğenilmelisin” mesajını yüklediğimizde, çocuk birçok açıdan zarar görür. Bunlardan en önemlisi, çocuklarının akranları tarafından beğenilmelerinin çok önemli olduğu, akranları tarafından beğenilmeyince kendilerini damdan atabilecekleri 9–10 yaşlarında, ne yazı ki, çocukların akran baskısına boyun eğmesine yol açıyor. Çocuklar herkes tarafından beğenilmeyebilir. “Merak etme yavrum seni beğenen de olacak, beğenmeyen de.” Bu mesaj çok daha sağlıklı kararlar vermelerine, özellikle bizim olmadığımız noktada bizim değer verdiğimiz değerlerle davranmalarına sebep olur. Arkadaşının gözünün yaşına bakmadan, kendisine yanlış bir niyetle yaklaşan bir büyüğünün gözünün yaşına bakmadan şikâyet edebilir. Bu tavır yanlış gibi geliyor ama hakikaten bazı çocukların “Hayır” diyememesi hayatı boyunca birçok suiistimale uğramasına neden oluyor. Bir anne için, bir baba için bu yürek acısıdır. Dolayısıyla çocuklarımız “hayır “diyebilen kendi fikirlerini savunabilen, arkadaşlarının yanlışını gördüğünde “ben öyle arkadaş istemiyorum zaten” diyebilen kişilik yapısında olabilmeliler. Nesilden nesle aktardığımız bir diğer hata, duygularını saklamak. Mesela, “kimseye öfkelendiğimi söylememeliyim, hayal kırıklığına uğradığımı söylememeliyim, kıskandığımı söylememeyim, korktuğumu söylemeyeyim.” Bizler çocuklarımızın duygularının kabulüne ne kadar meyilli olursak, o kadar yararlı oluruz. Çocuklarımızın duygularını ulu orta sergilemek zorunda değiliz ama onunla yalnız kaldığımızda bunları onunla konuşabiliriz. “Takdir etmeyelim, öğretmeni methetti, aman söylemeyelim, şımarır.” Ne kadar büyük ve yaygın bir ana-baba hatası. Çocukları gönderdiğimiz psikiyatrlar, psikologlar çocuğun iyi olduğu bir noktayı bulup ta, oradan çocuğun elinden tutup sağlıklı bir sahaya çekiyorlar. Bizlerde başarılı oldukları şeyi tespit edip, üzgün zamanında, başarısız zamanında, zor zamanında, “hani sen filanca şeyi nasıl başarmıştın” deyip onlara hatta sonradan bile güç verebiliriz, destek olabiliriz. Kaldı ki başardığı zamanlarda onu tebrik etmek, ailenin bir ferdi olduğu için gurur duyduğunu söylemek, çocuğun başarısını ve gücünü artırır. Çocukları karşı cephede görmek çok büyük bir ebeveyn hatası ve ne yazık ki normal tavır böyleymiş gibi. “Ay şimdi gelecekler.” Felaket var sanki. Bizim düşüncemiz “mutlaka kötü bir şeyler yaptılar” noktasında değil, “yardım edelim mi, etmeyelim mi, edeceksek hangi noktadan sonra edelim “ noktasında olması gerekirken, karşımızda düşman gibi, bize kötülük yapmak için donanmış birisi varmış gibi davranmak. Arkadaşlar çocuklar bize kötülük yapmak için plan kurmazlar. Buna birçok anne inanmıyor. Bizim ana-baba okulunda bunu aleni olarak yüzümüze söyleyen, buna da çok sevindiğimiz annelerimiz var. “ Bu çocuk benim sinirime yapıyor, farkındayım” diyor. Ne yazık ki, öğretmen arkadaşlarımız da böyle söyleyebiliyor. Her çocuğun, bizim sinirimize gelen davranışları arkasında kendi öncelediği, bir niyeti vardır. O anda bu niyeti eline geçirecek teşebbüs gücü, becerisi, ifade yetisi olmadığı için bunu bozuk bir şekilde dile getiriyor. “Bize zarar vermek için böyle davranmıyor, kendinin bir isteği var” diye bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor. Karşı cephede görme tavrı çocukların doğrudan “ben ne yapsam işe yaramaz” düşüncesine düşmelerine ve artık gayreti bırakmalarına sebep olur. Lütfen çocukluklarımızı hatırlayalım, gençliklerimizi hatırlayalım. Anne babalarımıza “artık bir daha hata yapmayacağım” diye söz veririz. Sonra tabi bir şey yaparız ve der ki “sen adam olmayacaksın”. Niyetimi nasıl anlatayım. İmkân yok ki, o edebiyat yok ki bende. Artık ne yapsam annem beni beğenmez. Ne yapsam babam affetmez ki der ve iyi bir şey yapmak gücümüzü kaybederiz. Bunun için çocuklarımızla karşı kutuplarda değil, onun yanında, onun niyetini anlamak üzere beraber olmalıyız. Çocuklarımıza saygılı davranmamak, Bunun için Peygamber Efendimizin tek bir hadisi şerifi yeter. “Çocuklarınıza büyük insan muamelesi yapınız!” veya bir başka rivayette de “Çocuklarınıza asil insan muamelesi yapınız.” Onun tercihlerine, önceliklerine, arkadaşlarına, giyim kuşam seçme hakkına, dinlenme, evde gevşeme hakkına saygı duyduğumuzda çocuklarla çok daha az bozuşuruz. Çocuklara güvenmemek. Ne yazık ki davranışlarında çok güzel örnekler gördükten sonra çocuklara ancak o zaman güvenmek gibi bir alışkanlığımız var. Çocukların yeteneklerine, bir şeyler öğrenebileceklerine, iyi bir şeyler düşünebileceklerine, arkadaşlarıyla geçinmede çareler bulabileceklerine, hatta hatta ana-babasına dar zamanında biriktirdiği parayı veren çocuklar görüyoruz. Nice güzel örnekler var hayatımızda, anne babanın dar zamanında ablanın müsameresi için kumbarasını boşaltan kardeşler biliyoruz. Dolayısıyla çocukların birçok güzel tavırlar geliştirmek için ortamlar araştıracağına bulabileceğine güvenmemiz, onların daha olumlu davranmalarına sebep oluyor. Bundan emin olmalıyız. Çocuklar olumlu ortamlarda olumlu davranışlar sergiliyorlar. Ne yazık ki gergin ortamlarda, gergin ve yanlış davranış sergiliyorlar. Bu kendimizde de böyledir. Çocuğun eve geldiğinde anne babanın konuştuğu, sohbet ettiği sıcak bir ortamda, çocuğun şakıdığı, güzel oyunlar sergilediği, ama anne babanın itiştiği, ayağa kalktığı gergin ortamlarda çocuğun da oyuncaklarına vurarak, çarparak derhal gergin oyunlar oynadığını görürüz. Çocukların bütün davranışları ortamın olumlulaştırılmasıyla halledilebilir. Ne yazık ki böyle bir cümleye kimse inanmıyor. Yine iletişimde çocukları dinleyen, onlara güzel olumlu dürüst cevaplar veren, cevap veremeyeceği konularda, “bunu sonra konuşabilir miyiz, bende bilmiyorum” diyebilen, açık iletişimli, hani halk dilinde dalağı dışında deriz ya, hiç hesap yapmadan tertemiz bir üslupla, canı yürekten, yenilgilerini bile teselli etmek üzere dinleyen ebeveynler olabilmek, son derece güzel ilişkilerin başlangıcı olur. En sonuncusu yanlış disiplin: Hiç ağız tadını bozmadan çocuklarımızı yönetmek hakkımız. Tabi önereceğimiz disiplinde ceza yok Yani eline vur, ayağına vur yok. Disiplin evladımıza güzellikle, çukura düşmeden yürümesini öğretme sanatı. Ne bırakalım suda boğulsun, ne de onun yerine yüzelim. Onun yerine yüzersek çocuk yüzmeyi öğrenemez. İlla o suyu kendi hissedecek, suyun içindeki tavırlarını kendisi belirleyecek. Kol nereye gitti, baş ne kadar dönerse vücut ne kadar döner, bunları kendisi belirleyecek. Çocuklarımıza doğru disiplin yollarını çeşitli disiplin kitaplarından okuyabiliriz. En azından birkaç disiplin kitabı okuyabilirsek onları hiç incitmeden, ağız tadını bozmadan doğru davranmalarına yardımcı olacağımıza inanıyorum. Hepiniz Allah’a emanet ediyorum. Evlatlarınızla güzel günler geçirmenizi dileyerek Kayseri’den ayrılacağım inşallah. Programın ikinci panelisti, Uzman Psikolojik Danışman Dilek Zekiye Taş, “Aileye Dışardan Müdahaleler ve Korunma Yolları” konulu sunumunu yaptı. Şunları söyledi: “Evet bu yıl ailenin çok konuşulduğu bir yıl. Aile, Birleşmiş Milletlerin 1994 ü “Uluslararası Aile Yılı” kabul etme kararıyla birlikte çok konuşulan bir kurum oldu. Bu yıl Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri için Aile konusunun gündeme getirilmesi de tesadüf değil. Aile yeniden gündeme geliyor çünkü aile ile ilgili yozlaşma elimizde istatistikî sonuçlarıyla birlikte var. Psikolojik danışmanlar, psikologlar, psikiyatrlar, doktorlar ailenin ihmalinden kaynaklanan, ailenin ihmaliyle birlikte gündeme gelen sorunları dile getiriyorlar. Eğitimciler sınıfta çocuğu yönetememekten yakınıyorlar. Bu sorunlar artık kuvvetle dile getirilmeye başladı. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu işe kendi açısından mercek tutarak dedi ki: Şuralarda sorun var diye bunu somutlaştıralım, görelim, gösterelim, insanlar fark etsinler bu çarkı artık geriye döndürelim. Çünkü bu gidişat böyle devam ederse Batıdakinden çok daha büyük sancılar yaşayacağız. Batı sanayileşme ile birlikte bir sürecin içine girmişti. Biz bu değişimi çok hızlı yaşadığımız için, tamamen 5000 fit yükseklikten yere düşmüş gibi parçalanacağız. Bunu durdurmak adına Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel çabasıyla kurulan Aile İrşat ve Rehberlik Bürolarının bu konudaki gayretlerini özellikle kutluyorum. Evet, kurum olarak aileyi konuşacağız. Konuya temel olsun diye ailenin tanımıyla başlayalım. Aile kültürel kimliğin, insani değerlerin, tarihi sürekliliğin koruyucusu ve aktarıcısı olan evrensel bir kurumdur. Biz eğitim aldığımız sıralarda eğitimin bir tanımı vardı. Eğitim bir kültürlenme işidir deniyordu. Yani sizin sahip olduğunuz kültürü, ne yiyip ne içeceğinizi, ne zaman yatıp ne zaman kalkacağınızı, hangi özel günlerde buluşacağınızı, hangi konularda kavga edeceğinizi yani var oluş biçiminizi bir diğer nesle aktarma işidir eğitim. Aile bunu en etkin yapan kurum olarak tespit edilmiş. Aile her yaştaki birey için vazgeçilmez bir ünite, sadece çocuklara kültür aktarımı için değil, tüm yaşlar ve tüm bireyler için önemli. Yaşınız, boyunuz ne kadar büyük olursa olsun, annenizin söylediği cümle, babanızın hayatınızda bir şeyleri değiştirmekle ilgili teklifi, mutlaka ve mutlaka ruhumuzda yankı buluyor ve bir insanın ruhunda yankı bulan şeyde dünyaya yansıyor. İşlevlerinden bazılarını değiştirmekle birlikte, temel işlevleri nedeniyle aile önemini sürdürüyor. Ailenin kurum olarak zayıflamasından bahsediliyor. Aile zayıflamakla birlikte önemini yitirmeyen bir kurum. Geçtiğimiz yıl bir aile sempozyumuna katılmıştım. Biz o zaman bir sürü sıkıntılı söylemle oraya katılmıştık. Biz aile gitti gidiyor derken, bir sosyoloji profesörü Batıda da aile ile ilgili bir toparlanma sürecinin başladığını söyledi. Çünkü insanlar ailenin zayıflamasının sancılarını çekmeye başlayınca, toparlanma refleksini de göstermeye başladılar. Aile nerelerde önemli? Her yaşta birey için önemli demiştik. Temel işlevleri değişmekle birlikte hiç bitmiyor demiştik. Birleşmiş Milletler de aile yılını ilan ederken, ailenin önemi olarak şunlara vurgu yapıyor. Gelir düzeyinin iyileştirilmesi, böylece yoksulluğun giderilmesi, toplumsal değerlerin korunması, demokratik değerlerin benimsetilmesi, ortak yaşama kültürünün oluşması, eğitim güçlüklerinin aşılması, sağlık hizmetlerinin planlanması, çocukların ve gençlerin hayata hazırlanması, yaşlı nüfusun yaşam düzeyinin yükseltilmesi, özürlü ve bağımlı bireylerin bakımı ve rehabilitasyonu, toplumda dayanışma ve yardımlaşma mekanizmalarının işleyişi, bireyler arasında fırsat eşitliğinin sağlanması, suç ve kötü alışkanlıkların azaltılması, insani birikimin paylaşılması ve belki buna ekleyebileceğimiz bu kadar madde daha. Yani aile toplum düzeni için temel ve evrensel bir kurum. Gücünü ve bütünlüğünü yitirmiş bir aile, toplumlarda telafisi mümkün olmayan sorunlara yol açıyor. Az önce saydıklarımızı düşünün. Özürlüye bakamaz oluyorsunuz. Devlet maaş bağlamak zorunda kalıyor. Tek ebeveynli ailelerde ekonomik giderler daha fazla oluyor. Amerika'da bu araştırmalarla tespit edilmiş. Dünya ekonomik düzeninde tasarrufu öncelerken yine aile geliyor, suçla ilgili konuda yine aile geliyor. Yani nerede sorun var, orada gücünü ve bütünlüğünü yitirmiş bir aile var. Bu anlamda bilinçlenmeyi başlatmak gerekiyor. Geleceğine güvenle bakan toplum olmanın yolu, ailenin sorunlarına çözüm bulmaktan geçiyor. Ailenin karşılaştığı sorunlar var. Benim ana başlığım da bu. Burada birinci sorun, bir müessese olarak varlığını sürdürme sorunu. Çünkü aile medyanın da etkisiyle alçalan değerler arasına girmeye başladı. Gençlerimiz arasında böyle bir gidişat söz konusu. Tek ebeveynli ailelerin yaygınlaşmasından kaynaklanan bir iç meselesi var. Aileye “eskilerden kalan bir şey” gözüyle bakılmasından kaynaklanan sorunlar Benim asıl üzerinde duracağım, ailenin temel fonksiyonlarını yerine getiremeyecek derecede zaafa uğramasına neden olan dış tehditler. Eğer öncelikle yukarda saydığımız iç tehditleri gözden geçirerek tedbirlerini alırsak aileyi bu noktadan güçlendirmemiz mümkün olacaktır. Aileyi tehdit eden dış unsurları da şöyle özetlememiz mümkün. Ebeveyn müdahalesi, modern hayat ve şehirleşmeyle ilgili yaşadığımız değişimler, ekonomik sorunlar, çalışan kadınla ilgili değişim, medyanın aileye etkisi ve gayri ahlaki kanunsuz davranışların aileye etkileri. Ebeveyn Müdahalesi: Toplumda bir değişim var. Büyük aileden küçük aile modeline geçiyoruz. Birey oluşumuz daha ön planda. Ama çekirdek aileye de müdahale var. Bazen telefonla bile. Çocuk ağladığı zaman telefonda kendi annenizden ya da eşinizin annesinden, burada birey erkek ya da kadın hiç önemli değil, “hiç çocuk yetiştirmeyi bilmiyorsun” sözünü duyabiliyorsunuz. Çocuk yetiştirmekle ilgili eksikliklerimiz, bizim hayatı yönetmek ve para kullanımıyla ilgili tecrübesizliklerimiz, onlara yansıyan veya onların böyle algıladığı tecrübesizliklerimiz bu müdahale alanını oluşturabiliyor. Bir de ailenin büyük aile içinde var oluş mücadelesi var. Ebeveyn “biz büyük aile olmayı devam ettirmek istiyoruz” diyor, büyüklerin evlerinde beraber yaşanıyor, ancak orada rollerle ilgili kargaşa var, sıkıntı var. Genel anlamda sorunları doğuran durumlar, saygısızlık, değer verici söz ve davranışların azlığı. Büyük ebeveynler için çocuk konumunda oldukları için ve çocuklara da deminki sunumda söylendiği gibi asil insan muamelesi yapılmadığı için, değer verici sözlerle şımaracağından korkulduğu için, bu tür onaylama tavırları gösterilmediği için bu davranışlar aileyi yıpratan durumlar arasında yer alabiliyor. Büyükler “ben haklıyım, biz gördük geçirdik, siz gelirken biz dönüyorduk” tavrında olabiliyorlar. Dedikodu, (eltiler arası, eş gemisi yürüyor, elti gemisi yürümüyor) ekonomik problemler çıkabiliyor, iletişim problemleri olabiliyor, aynı evi kullanmayla ilgili sorunlar yaşanabiliyor. Ebeveynler mutlaka iyi niyetli olarak para yönetimi, hayata bakış, çocuk eğitimi gibi konularda müdahale ediyorlar. Burada Semin Hanım'ın bomba ve özet bir cümlesi var. “Bir çocuk evlendikten sonra akraba hükmündedir” diyor. Yanınızdaki akrabanın aile hayatına ne kadar müdahale edebilirseniz, yanınızdaki çocuğunuzun aile hayatına da en fazla o kadar müdahale etme hakkına sahipsiniz. Ya da siz müdahale gören kişilerseniz, “bana o kadar müdahale edilebilir, onun dışındaki sınırlar benim hakkıma tecavüz alanıdır” diye düşünmelisiniz. Modern Hayat ve Şehirleşme ile İlgili Yaşadığımız Değişim: İş yerimde modern hayat ve şehirleşme ile ilgili çok sıkıntı yaşıyoruz, bana bu konuda çok vaka geliyor. Biz şehirleşme sancısı yaşayan bir toplumuz. Bunu o kadar hızlı yapmaya çalışıyoruz ki, o bütünleşme oluşmadığı için belediyelerin “kentlik bilinci” diye çalışmaları başladı. Çünkü bu göçle birlikte varoşlar veya arka kesim denen bir kesim oluştu. Bu insanlar şehirli de olamıyor, kırsal yerden gelen insan da olamıyor. Nereye ait olduğunu nerede duracağını belirleyemediği için, aile iç sarsıntı geçiriyor. Modern hayat bizim, dayanışma kültürü yerine, iş bölümünü tercih etmemizi öneriyor. Eskiden biz darda kalana, borç isteyene dayanışma ruhuyla borç verirdik, imece usulü vardı. Bir şekilde kendimizi güçlü hissederdik. Orada büyüyen çocuklar da güçlü hissederdi. O aileye ait olmak onlara iyi gelirdi. Modern hayat bizden bunu aldı. Birlikte davranma ve dayanışmadan çok ferdiyetçiliğe dayalı bir sosyal yaşamda yer almak durumundayız. Evet, birey oluşumuzu korumalıyız. İhtiyaçlarımızı, ilgilerimizi sınırlarımızı karşımızdaki insana tanıtmak durumundayız. Ancak sadece dünyada ben varım, benim isteklerim yerine gelmelidir şeklinde bir düşünüş aile kurumunu zedeleyen şeylerden bir tanesi. Bu anlamda sosyal yaşamda yalnız olma hissi insanları psikologlara götürüyor. Şunu söylemeliyim ki, biz psikologlarda insanların çok büyüyen problemlerini üç beş seansta çözecek güçte değiliz. Şehirlilik bizim kültürümüzde yaşamış olan bir toplum için çok zor olan bir süreç oldu. Orada aile ne yapacağını bilemez oldu. Roller değişti. Kendine ve topluma yabancılaşmanın getirdiği buhranlar yaşanmaya başladı. Hızlı yaşam ilişkilere olumsuz yansımaya başladı. Şehir yaşamındasınız, fabrikada çalışıyorsunuz, 24 saat açık bir yerden bahsediliyor, vardiyanız var. Sizin gidiş geliş saatinizle eşinizin gidiş geliş saati uyuşmuyorsa, bir kere burada ailedeki kopukluk başlıyor. Ve hızlanmak zorundasınız, o kadar hızlı yaşamak zorundasınız ki, birbirinize dokunmak için, birbirinize ulaşmak için, birbirinizin dünyasına mesaj gönderebilmek için vakte ihtiyacınız var. Bunun için çok hızlı yaşıyoruz. Hızlı yaşamak demek stres demek, stres demek gerilim demek, gerilim demek öfke demek ve öfkenin olduğu yerde aile ilişkilerinin uzlaşmaya doğru gitmesi çok daha güç. Hız hayatımızı eksiltiyor. Gerçekten koşarak yaşarken o kadar çok şeyi kaçırıyoruz ki, çok hızlı giden bir arabada duygusal bir yolculuk yapamamak gibi, hayatın içinden hızla geçerken, şehirlilik sebebiyle, ulaşım güçlükleri v.s., inanılmaz derecede çok şeyi kaçırıyoruz ve sadece yorgun bir ruh olarak ömrümüzü geçiriyoruz. Burada da tükenmişlik yaşıyoruz. Çocuklarımıza “ben sizin için çok çektim” diyoruz. Bunlar aileye birebir yansıyacak şeyler. Ekonomik Sorunlar: Dünya krizi konuşuyor. Kriz dedikçe, kriz geliyor. Biliyorsunuz kırk kere söyleyince oluyormuş. Kriz kriz diye diye insanların davranışları da etkilendi. İnsanlar ellerini ceplerine götüremez oldular. Tüketim alışkanlıkları değişti. Dünya sıkıntılara girdi. Deniliyor ki, Amerika'nın en büyük sorunlarının başında ürettiğinden daha fazlasını tüketen bir toplum olmaya kalkmak geliyor. Ekonomik sorunların kaynağında aslında çok ciddi bir şey var. Kanaatin olmayışı. Kim zengindir. Kanaati olan zengindir. Kim muhtaç değildir. Kanaat eden muhtaç değildir. Böyle bir anlayışı da daha çok medya yoluyla sildiğimiz için ekonomik sorunlarımız azalmıyor. Biz ne kadar çok çalışırsak çalışalım, üç yerde de çalışsak yetmeyen bir şeyler oluyor, yetişemediğimiz bir şeyler oluyor. İhtiyaç ve istek ayrımı kaybolmaya başladı. Çünkü kapitalist düzende sistem tüketmeye dayalı. Siz tüketmediğiniz zaman birileri ayakta kalamıyor. Size daha çok tükettireyim derken, aslında daha çok çalışmaya, ailenizden zaman çalmaya, en önemli şeyinizin para kazanmaya dönük olmasına iten bir kültür var. Bu çocuğuma harcayacağım zamanın daha az olması, onun bana anlatacağı hikâyeyi aceleci dinlemem, eşimle geçireceğim zamanın azalması, toplumsal dayanışma adına kayınvalidemi ziyaret etmem ya da hastayken ona bakmamla ilgili sürenin azalması demek. Burada aile bu ekonomik değişimle birlikte en ciddi zarar gören kurumlardan bir tanesi. Gelir gider dengesi bozuluyor. Özellikle kırsaldan şehre göçmüş insanlar için çok ciddi bir sorun var. Kırsaldan göçlerde eğitim seviyesinde sorun olduğu için bu insanlar çok düşük ücretlerle, kalifiye olmayan elemanlar olarak çalıştırlıyor. Aldığı maaş çok az ama çocuğu çok iyi standartlar görüyor, onu sağlamaya çalışıyor, burada gelir ve gider dengesi hiçbir şekilde tutmuyor. Bunu en iyi erkekler bilir. Bizim toplumumuzda bütçeyi hala erkekler kontrol ediyor. Muhasebecilerimiz beyler. Eğer bir adamın ay sonu hesapları tutmuyorsa, hiçbir kuvvet onu güldüremez. Çocuğuna sıcak davranması, eşini dinlemesi, aile olma bilincini koruması neredeyse imkânsızlaşır. Çalışan kadın: Biz psikoloji eğitimi alırken, bir hocamıza: “Rehberlik hizmetleri, psikolojik danışman, psikologa ihtiyaç neden bu kadar hızla büyüyor?” diye sorduk. O da bize: “Kadınlar çalışmaya başladı” dedi. Bunu birilerine koz olsun diye söylemiyorum ama kadının rollerindeki değişim, bir sürü sosyal ünitenin açılması anlamına geliyor. Evdeki çocuk bakımı, yaşlı bakımı, evdeki özürlünün bir şekilde rehabilitesi, yaşama kazandırılması konusunda birinci derecede sorumlu bir insan. Burada da çok büyük bir hata yapıldı. Kadınlarımızın yaptıkları iş, çok küçümsendi. Çünkü kapitalizmin gözünde kadınların yaptıkları bu işler para etmiyordu. Şu anda biz kadınlar çalışırken durmadan hizmet satın alıyoruz. Kıyafetlerimizi kuru temizlemeye veriyoruz, çocuklarımızı kreşe baktırıyoruz, yaşlılarımız için huzur evlerini yakıştıramazsak eğer, eve bir bakıcı alıp, yardım almaya çalışıyoruz. Sonuç itibariyle kadının yaşamındaki değişim, ailenin çok şeyinin değişimini beraberinde getirdi. Eskiden kadınlar her şey olmaya kalkıyordu. Bu da kadınları çok yıpratıyordu. Bu doğru değildi ama şimdi de kadına başka roller biçildiği zaman, evdeki dengeler değişti. Eskiden bey, salata yapsa yeterdi. Artık yemek yapmak zorunda. Çünkü hanım çok geç gelecek ve yemek yemeleri için bu bir mecburiyet. Eve temizliğe yardım için birinin alınması artık lüks değil. Ben bundan 10–12 yıl önce evime temizliğe birini aldığım zaman şöyle söylemek gereğini duyuyordum. “Aslında ben yaparım ama bu aralar yetiştiremiyorum.” Yani o zaman bu sanki benim bir eksiğim, ayıbımmış gibi görünüyordu bana. Şimdi çok olağanlaştı. Olmamalı mı, almamalıyız. Hayır, tabiî ki alacağız. Ama burada ailenin çok büyük bir değişim geçirişini anlatmak için bir beyin fırtınası yaptırmak niyetim. Dengelerde çok ciddi bir değişim oldu. Kimlik bunalımı aileye çok fazla yansıdı, kadın ne olacağını bilemez oldu. Pek çok evde kadın hala ev işini çok fazla yapmak zorunda da kalıyor. Çünkü bey eski alışkanlıklarını sürdürmek üzere evleniyor. Bu da kadının çok fazla yıpranmasına yol açıyor. İngiltere'deki bir çalışmanın sonucuna göre, kadınlar artık eve dönmek istiyoruz diyorlarmış. Zaten fıtratlarıyla ilgili, hani denir ya, kadınlar incinmesin, çok fazla yorulmasın v.s. Durum böyleyken üstüne üstlük iki kişinin yükünü yüklenen bir varlıktan bahsediyoruz. Bu da daha az tahammüllü, zorlanan bir kadın modelini karşımıza çıkarıyor. Tabiî ki kaliteli zaman gibi bazı şeylerle kendimizi teselli etsek de, erkeklerle eşit çalışmaya soyunmamamız gerekiyor. Böyle bir şey olağan değil. Bir insan iki insanın işini yaparsa, iki insanın yorulacağı kadar yorulur. Ömrü kısalır, sinirleri yıpranır ve bir şekilde aileden çalar. Medyanın Aileye Etkisi ve Gayri Ahlaki Davranışlar: Aileye dışardan yönelen tehditlerden birisi de medya. Medya ile başımız dertte ama lütfen bunu çaresizlik ve şikâyet psikoloji içinde değil, tespitler anlamında ele almamıza izin verin. Medya aile kurumunu yıpratıyor. Bizim değerlerimiz ile medyanın bize sunduğu dünya arasında çok fark var. Medya pek çok şeyi dejenere ediyor. Başlıklar halinde ele alacak olursak, televizyonu kapatabilen bir toplum değiliz, çocuklarımız internet başından kalkmayı öğrenemediler. Gazetelerde köşe yazısı okumayı öğrenmiş bir toplum değiliz. Dolayısıyla medya aileyi olumsuz etkileyebilecek güçte. Bir kere televizyonda görülen ailelerin Türkiye'deki ailelere hiç benzememesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü o insanlar akşam yemeğinde şarap tüketiyorlar, o insanlar evde ayakkabıyla geziyorlar. Müthiş bir fark var. Ama neslimiz bunu görerek büyüyor. Lüks yaşam görüntüleri insanların çalışan, planlayan, üreten, düşünen, insan olmak yerine, bir an önce kaliteliyi tüketen bir varlık olma durumuna itiyor. Olumsuz kişilik yapısına sahip insanların, medyada iyi örnekler olarak yer alması söz konusu. En beğenilen kişiler, uygunsuz, bu toplumun değer yargılarına uymayan kişiler. Çocuklarımız bunlardan etkileniyor. Bilinçsiz takip edilen medya bireyleri içinde, aileden kopan, evden kaçan, İstanbul'a medyanın etkisiyle kaçan insanlar var. Medyadaki ünlü kişilerin olumsuz rol ve model olmaları, aileler tarafında eğitici gibi algılanması, çünkü çoluk çocuk televizyonla oyalanıyor. İnternetteki bilgilerin doğruluğuna inandırıyoruz biz insanları. Burada da ciddi sorunlarımız var. Olumsuz haberlerin yerilmekten çok, normal gibi verilmesi, her şeyin normalleşmesine yol açıyor. Ailede saygısızlık ve nezaketsizlik oluşmaya başladı. Bu kişiler medyada o kadar şov yaptıktan sonra yine biz onları olağan algıladık. Seyircinin duyarlılık eşiği düşmeye başladı. İnternet kullanımıyla ilgili bir dizi sorunla karşı karşıyayız. Algılarımızda yanılmaya neden olmaya başladı. Artık biz farklı düşünmeye, hangisinin bize ait olduğunu bilememeye başladık. Kadın algısının Türkiye'deki değişimine zaman zaman olumsuz yönüyle medya etki ediyor. Estetik konusunun sıkça işlenmesi v.s. gibi konularda herkes 90–60–90 olmak istiyor. Olamayınca kendini çirkin hissediyor. Bu aileyi olumsuz etkiliyor. Adam şöyle düşünüyor: “Ya yüzlerce alternatifim var ama bu kadına mahkûm oldum. Hiç de 90–60–90 değil” Medya bombayı içeriye koyuyor. Ve cinsiyetin biyolojik değil, sosyal bir tercih olduğunu iddia etmek gibi bizim toplumsal dokumuzu bozan bir durumla karşı karşıyayız. Birçok nedenle, şehirleşme, medya, kadının çalışmasından dolayı evde kadının boşluğu sebebiyle, ekonomik sebeplerle, insanlar hedefsiz gemilere dönmeye başladılar. Günün birinde uygunsuz ya da çıkarcı insanlarla karşılaştığında, o da kendisindeki boşluğu doldurduğunda, kocası ona güzelsin demediği zaman, ya da karısı onu hiç anlamadığı zaman, bir başka yabancıya tutulduğunda aileler başka yollarla dağılmaya başladı. Gayr-i ahlaki problemler çıkmaya başladı. Ve gerçekten orada problem çok büyümeye başladı. Sonuç itibariyle aileye dışardan etki eden birçok unsur var. Uyanık olursak kazanacağız. Ama etrafımızdaki komşu gibi, ya da rahat olduğu için günü geçirmek üzere bir yaşam kurduğumuz zaman, korkarım bu ip, bizim hepimizin ayağına dolaşacak. Çocuklarımızı kurtardığımızı zannetsek bile, o çocukları okula gönderdikten sonra etkileşim içine girdiği insanlarda, kendi bozulmuş aile düzenlerini o sıraya getirecek. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Devam Edecek................ Bu haber 774 defa okunmuştur.
|
Müftümüz |
|||||||||||||||||
|
Kayseri İl Müftülüğü Altyapy: Kayseri Yl Müftülü?ü |
|||||||||||||||||||